Müzikte yepyeni bir soluk, farklı renk, etkileyici yorumlarıyla iki klasik müzik sanatçısı Banu Selin Aşan ve Gözde Yaşar

Sanatçı ve akademisyen kimliklerini özveri ile birlikte yürüten Banu Selin Aşan ile Gözde Yaşar’ın albümün ikinci eseri, Türkiye’de ilk dünya da ise sayılı kayıtlar arasında yerini aldı.

Müziğe adanmış yaşamlarını, çalışmalarını kısaca değerli müzisyenler hakkında bilgiyi Banu Selin ve Gözde Yaşar’dan dinledim. Bu zorlu yolda yaşadıklarını, yaptıklarını, yapacaklarını anlattılar.

Merhaba, Banu Selin Aşan kimdir? Hüzün, neşe gibi her duyguyu ileten keman enstrümanı serüveninizi anlatır mısınız?

1991 yılında İstanbul’da doğdum. 2000 yılında keman çalma isteğim üzerine ailemin yılbaşında bana bir keman almalarıyla serüvenim başladı. Beni kemana başlatan sevgili hocam Prof. Çiğdem İyicil’in yönlendirmesi ile keman öğrenmeye başladığım ikinci ayın sonunda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuarı’nın yarı zamanlı sertifika programına kabul edildim. En başından beri müzisyen olmak istiyordum, ancak o zaman tam zamanlı programı ilköğretim altıncı sınıfta başlıyordu. Dolayısıyla iki sene yarı zamanlı okumak durumunda kaldım ve yaşım tuttuğunda tam zamanlıya geçtim. Lise ve lisans eğitimimi tamamladığım aynı okulda yüksek lisans eğitimime devam ettiğim sırada Hamburg Hochschule für Musik und Theater’da Oda Müziği alanında yüksek lisans programına kabul edildim ve Prof. Niklas Schmidt ile piyano trio repertuvarının büyük çoğunluğunu öğrenme fırsatım oldu. Burada eğitimimi bitirince Türkiye’ye geri dönerek kendi okulumda sanatta yeterlik çalışmalarıma ve ders vermeye başladım. İlk keman çalmayı istediğim dokuz yaşımdan itibaren ailem her zaman yanımda oldu. Beni hiçbir şey için zorlamadan,  ama her zaman motive ederek eğitimimi istediğim şekilde yönlendirmemi sağladılar. Bir çocuğun yetişkinliğe geçiş öncesi hayat serüvenindeki en önemli şeyin ailesi olduğunu düşünürsek, benim üzerimdeki olumlu etkileri için kendilerine her zaman sevgi ve minnet duyacağım.


 Merhaba, Gözde Yaşar kimdir? Yaylı çalgıların en güzeli olan viyolonsel serüveninizi anlatın bize…

1985 yılında İzmir’de doğdum ama babamın işi dolayısıyla Ankara’ya taşınmamız ve konservatuvara Bilkent’te başlamış olmam benim için önemli bir dönüm noktasıydı. Öncelikle, annemin beni yedi yaşında İzmir TRT Çocuk Korosu sınavına sokmasıyla müziğin içinde şarkılarla büyüme fırsatı bulduğum için şanslıyım.Sonrasında ise Ankara’da, konservatuvara girmekten başka bir seçenek yoktu artık benim için. 1995 yılında Ankara Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Hazırlık Okulu’na tam burslu olarak kabul edilerek Gara Aliyev gibi çok değerli bir hocayla çalışmalara başlamış oldum. Mezuniyet yılımda Fulbright bursunu almaya hak kazanarak SUNY/PurchaseCollege, New York’ta Julia Lichten ile yüksek lisans programını bitirdim. Doktora eğitimimi ise University of Maryland’de Prof. Evelyn Elsing ile tamamladım. Türkiye’ye dönme kararımla birlikte, ünlü keman virtüözü Prof. Lukas David ile birkaç konser verme onuruna eriştim. Bu vesileyle tanıştığım Prof. Çiğdem İyicil’in daveti ve desteğiyle Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda ders vermeye başladım. O dönem Ankara’da ilgilendiğim iş imkanları vardı, çünkü sonuçta orası evimdi ve İstanbul’u deneme isteği bana bir yandan soru işaretli gelmiyor değildi. Bu tür kararları verirken ailem hep destekledi ve her açıdan yanımda oldu. Onlar, denemeye ve öğrenmeye açık olmam için teşvik ettiler beni; bunun değerli etkisi çok büyük şu anki hayatımda.


Gözde ve Banu’nun yollarının kesişmesi nasıl gerçekleşti? Birlikte yer aldığınız projelerden bahseder misiniz?

Banu: Gözde ile uzun yıllardır arkadaşız. Birlikte pek çok farklı projede yer aldık ve konserler gerçekleştirdik. Birkaç sene önce Çeşme Klasik Müzik Festivali’nde gerçekleşen konserler kapsamında albümde yer alan eserlerden biri olan Ravel’in Keman ve Viyolonsel için Sonat’ını seslendirmiştik ve aslında o günden beri duo serisi yapmak fikri aklımızdaydı. Pandemi her alanda olduğu gibi bizim hayatımızda da bazı projelerin sekteye uğramasına sebep oldu,  ancak artık alıştığımız bu yeni dünya düzeninde Match Müzik Prodüksiyon’un da desteğiyle albüm hayalimizi gerçekleştirebildik.

Gözde: Banu’yla aynı okulda meslektaş olmanın dışındaaynı orkestralarda, oda müziği konserlerinde ve festivallerde denk gelerek müziğe olan yaklaşımımızı da keşfetmiş olduk. Arkadaşlık ve iş paralel şekilde beş-altı sene devam etti. İkimizin Çeşme Klasik Müzik Festivali’nde bir duo konser verme durumu belki de bu albüme ışık tutmuş oldu. Tabii, sonrasında, birbirimizi bulunduğumuz projelere davet ederek daha çok ortak çalışma imkanlarını yaratmış olduk. Örneğin; senelerdir festival konserlerinde yer aldığım Klasik Keyifler’in gerçekleştirdiği Beethoven 250 Dijital Festivali kapsamında Banu’yu da davet ederek‘‘Humanist Beethoven’’ konserini gerçekleştirdik. Aynı şekilde, Uganda’da planlanan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız’ın kutlamaları kapsamında verilen yaylı dörtlü konserine Banu’nun davetiyle ben de katılmış oldum. Pandemi döneminde ise böyle bir projeyi gündeme alarak çalışmalara başladık ve albüm kayıtlarımızı tamamladık. Match Müzik Prodüksiyon’un bize sağladığı olanaklar ve destekle birlikte sonuca vardık. Gerçekten çok önemli bir başlangıç oldu bu albüm bizim için; sonraki projelere ilerleyebilmemiz adına bu albümü sunabildiğimiz için çok mutluyuz.


Sizin üzerinizde itici ve kuvvetleyici desteğin önemi nedir?

Banu: Bir müzisyen için en önemli teşviklerden birisinin dinleyici ile buluşması olduğunu düşünüyorum. Seyirci iki saatlik bir performans dinliyor olsa da; bunun arkasında uzun bir çalışma süreci oluyor. Hem fiziksel hem de düşünsel efor harcadığım hazırlık süreci sonunda sahneye çıkıp çalmaya başladığım ilk an benim için her zaman çok yeni bir heyecan olarak kalacak. Konser bitişinde alkış ve tebriklerle dinleyici ile etkileşime geçtiğim an da yine çalışmadan sahneye kadar tüm sürecin ne kadar doğru geçtiğini hissettiriyor bana.  Tüm bunlar da gelecekteki her performansım için motivasyonumun yükselmesini sağlıyor. Bunun dışında yaptığımız albüm kaydının bana öğrettiği, dijital ortamda salonlardan çok daha büyük bir dinleyici kitlesine ulaştığınızı bilmek ve bunun geri dönüşlerini almak müzisyen için gerçekten kuvvetli bir destek sağlıyor.

Gözde: En büyük itici kuvvet sanırım üretmek. Kendi alanında önemli insanların ürettiğini görmek ve üretmek için adım atmak bence önemli. Sanırım etkileşimin bizim alanımızdaki değerini işaret ediyor. Böyle bir dönemde üretilen şeyler çok değerli diye düşünüyorum. Şimdi yeni bir döneme girdik ve geçmişin etkisi devam etmekte; bunu yadsıyamayız. Dijital ortamda sunulan kaliteli sunumların artık canlı ortamlarda yer alması heyecan verici. Diğer müzisyenlerle bir araya gelerek üretmeye ve paylaşmaya devam etmek çok daha iyi hissettiriyor ve motive ediyor bizleri.


İlk klibiniz için tarihi bir mekan kullandınız. Neden?Hayalinizde konser vermek istediğiniz başkabirmekan var mı?

Banu: Klasik müziğin dijital ortamda bir görsel ile desteklenmiş sunumu şimdilerde Avrupa’da yaygınlaşsa da Türkiye’de az rastlanır bir biçim. Bünyesinde müzisyenleri de barındıran bir ekibin oluşumu olan Match Müzik Prodüksiyon’un dijitalde bu türde yayınladığı ilk albüm ve müzik klibi bizimki oldu. Ravel 1. Bölüm için klibimizi Tophane-i Amire’de çektik. 15. yüzyılda Bizans döneminde yapılmış bir bina. Tophane-i Amir 1992 yılından beri üniversitemiz bünyesinde yer alıyor. Bina dışarıdan tek bir bina gibi gözükmekle beraber bünyesinde üç ayrı yapıyı barındırıyor. Beş kubbe, tek kubbe ve sarnıçlardan oluşan üç yapı var. Burada devamlı olarak kültür-sanat etkinlikleri düzenleniyor. Tabii ki bu özel izni bize sağlayan üniversitemiz rektörü Sayın Prof. Dr. Handan İnci Elçi’ye teşekkürü borç biliriz. İmkanlar dahilinde Türkiye’nin doğusunda çocuklarla buluşabileceğim ve onları klasik müzik ile tanıştırabileceğim bir proje dahilinde çeşitli tarihi yerlerde konser vermek isterim. Yine anısı hala taze olan daha önce Gözde’nin bahsettiği Uganda konserimiz sonrası etkisinde kaldığım Afrika ülkelerinde de bir konser turnesi yapmak enteresan olabilirdi.

Gözde: İstanbul’da, Bizans döneminden de bahsedersek tarihte kesiştiği pek çok noktanın olduğu bu yerde yapmak hoştu. Bunun dışında bölümün kendi renkleri, iç içe geçmiş seslerin birbirinden ayrışamaması bu mekanda müthiş anlam kazandı. Oradaki kubbeler sesleri daha da armonize etti. Dolayısıyla kayıt ve bu tarihi atmosfer ahenk ve bütünlük oluşturdu. Bundan çok mutluyuz. Çekim günü içinde bulunduğumuzda bunu daha iyi anladık. Bunu yalnızca bir klip olarak değil, aynı zamanda okulumuz adına da bir tanıtım görseli olarak yapmak istedik. Bu anlamda da kendimizi şanslı hissediyoruz,  çünkü bu imkana kolaylıkla ulaştığımızı söyleyebiliriz. O yüzden kurumumuza teşekkür etmek gerekir. Bu sayede de proje her açıdan daha kaliteli bir sonuca ulaştı diye düşünüyoruz.


Türkiye’de ilk dünya da ise sayılı kayıtlar arasında yerini alan albümünüzü anlatın…

Banu&Gözde: Ravel ve Schulhoff’un kaydı Türkiye’de ilk defa bizim tarafımızdan yapıldı. Dünyada ise gerçekten sayılı kayıtlar var. Özellikle Erwin Schulhoff farklı bir müzik dili olan çağdaş bir besteci olmasına rağmen ismi saklı kalmış. Türkiye’de çok büyük bir müzik sektörü olmasına rağmen klasik müzik tarzında albümler diğer tarzlar kadar sık rastlanır değil. Yapımcımız Match Müzik Prodüksiyon Türkiye’de yeni bir şirket olmakla beraber kendi mesleki deneyimlerini buraya çok iyi taşımış bir oluşum. Başından sonuna her ayrıntısı ile ilgilenerek dünyada bu konuda çalışan köklü şirketlerin eşdeğeri bir albüm ortaya koymamızı sağladılar.


Hayalleriniz ve hedefleriniz birbirine yakın mı?

Banu: Her ne kadar müzik, renkli bir düş dünyasına sahip olmanızı gerektirse de keman çalmadığım tüm anlarda fazlasıyla gerçekçi bir insan olmuşumdur. Dolayısıyla kendime her zaman ulaşabileceğim yakın gelecek hedefleri koydum ve gerçek yapabileceğim imgeler tasarladım. Bu sayede bir sonraki adımımı planlayabiliyor ve daha kalıcı işler yapabilme anlamında başarılı olacağımı düşünüyorum.
Gözde: Benim için de sanırım kaliteli ve uzun soluklu projelerde yer almak her zaman öncelik oldu; bu anlamda bulunduğum konumu her seferinde bir üst seviyeye taşımak hedefim olmuştur ve hala bu doğrultuda devam ettiğimi söyleyebilirim.


Klasik müzik tarihinde kiminle sahneye çıkmak isterdiniz?

Banu: Tabii ki hepimizin küçük yaşlardan itibaren hayranlıkla dinlediği ve örnek aldığı geçmişten günümüze yaşamış pek çok sanatçı oldu. Orkestra kariyerimi sürdürdüğüm için pek çok önemli isim ile aynı sahneyi paylaşma şansımız oluyor. Ancak kemancı olarak hayal bir resitalde çalmak isteyeceğim iki piyanist Kristian Zimerman ve Alexander Melnikov olurdu. Kemancılardan Christian Tetzlaff ve Isabella Faust ile de oda müziği yapmayı çok isterdim.  Bu isimlerin müzik anlayışları ve yaklaşımları beni gerçekten etkiliyor ve ilham veriyor.

Gözde: Benim için oda müziği ortamındaki paylaşım çok heyecan verici. Ünlülerden; Janine Jansen (keman), Julian Rachlin (keman), Jens Peter Maintz (çello), Julian Steckel (çello), Lang Lang (piyanist) gibi daha sayabileceğim enerjisi yüksek değerli müzisyenlerle sahneyi paylaşmak çok hoşuma giderdi.


Bu müziğe kaç yaşında başlanmalı?  Bu zorlu yolda gençlere ne söylemek istersiniz?
Banu: Müziği hayatınıza dahil etmenin yaşı yok bence. Ancak profesyonel anlamda kariyer yapmak için 6-10 yaşları arası fiziksel uyumluluk, enstrüman tutuşunu öğrenme rahatlığı ve zihinsel disiplini eğitmeye başlamak için çok uygun yaşlar diye düşünüyorum. Dışarıdan bakıldığında çoğunlukla gıpta edilerek ve çeşitli avantajları görülerek değerlendirilse de, zihinsel mesainin ağırlığı dışında fiziksel kondisyonu korumak için devamlı çalışma gerektiren bir meslek bizimki. Kendi öğrencilerime de her zaman söylediğim şey,  çokça saatler geçirerek çalışmaktan ziyade eksik olanı tamamlamak ve doğru hedefler belirleyerek o doğrultuda çalışmak her zaman verimli bir çalışmadır. Böyle bir mesaiden asla sıkılmaz ve daha fazlasını yapmak istersiniz; dolayısıyla gelişim başlar ve artarak sürer. Bunun dışında konservatuvar yıllarımda bir öğretmenimin bana dediği her zaman aklımın bir köşesinde kaldı: “En iyi olmak için değil kendinin en iyini yükseltmek için çalışmak.”

Gözde: Herkesin müziğe başlama amacına göre değişir yaş konusu ama gerçekten profesyonel anlamda ileride bir seçim yapabilmesini istiyorsanız çocukları çok küçükken tanıştırmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Hobi olarak kesinlikle her yaşta başlanmalı. Genç yaşta bu yolda yürüme niyeti olanlara şunu söyleyebilirim: Eğer gerçekten bir gün zevkle enstrüman çalmak istiyorsanız, çaldığınız enstrümanla düzenli ilgilenmeniz ve ona kıymet verdiğinizi hissettirerek bir bağ kurmalısınız. Bu süreç sizi olgunlaştıracakve hayatınızın diğer alanlarındaki başarılarınızı etkileyecektir. Bir enstrümanla anlaşmak için verimli ve kaliteli zaman yaratırsanız o zaman ileride hiç kaybetmeyeceğiniz bir dostunuz olacak ve yeri geldiğinde bu size doğal olarak güzel ayrıcalıklar sağlayacaktır.


Şansa inanır mısınız? Yoksa şans rastlantıyı mı içerir?

Banu: Klişe olacak ama insanın çoğunlukla kendi şansını yarattığına inanırım. Bazen evrenin size fırsatlar sunduğunu düşünüyorum; o fırsatı nasıl değerlendireceğiniz de sizin elinizde oluyor. Rastlantılar,  her zaman hoş sürprizler olur hayatta. Ne kadar zor olacağını ve riskleri olduğunu bilsem bile kendim için iyi ve doğru olacağını düşünüyorsam, çıkan bu fırsatı mutlaka değerlendiririm.  

Gözde: Sanırım her insan hayatta bir alana yönelir çünkü içinde o yakınlığı hisseder; belki de onun için doğar. Ben genelde bazıların daha şanslı doğduğunu düşünenlerdenim,  ama kesinlikle o şansın sonuna kadar hakkını verenlerin ancak başarıya ulaşabildiğine de eminim. Şansı olmayanın da azimle konumunu fazlasıyla aşabileceğini ve başka kapıları açabileceğini düşünüyorum. Rastlantıların bir diğerini getirmesi her zaman yüksek bir ihtimal bence.

Yaşadığınızı hissettiren, hayatınızın her alanını müziğin kapladığını biliyorum. Ya aradaki küçük boşluklarda hobileriniz nelerdir?

Banu:  Mesleki merakım haricinde de müzik dinlemeyi ve farklı tarzlar ve yeni müzisyenler keşfetmeyi çok seviyorum. Okul, prova ve konser rutinleri arasında gerçekten bazen kendimize vakit ayırmakta zorlanabildiğimizi çevremde de görüyorum. Ancak özellikle pandemi başladığından beri çok aksatmadan devam ettirmeye çalıştığım yeni bir alışkanlık spor yapmak diyebilirim. Onun dışında vakit buldukça Beyoğlu ve Tarihi Yarımada’da gezinmek ve özel ilgi duyduğum İstanbul’un bu bölgeleri hakkında okuduklarımı gözlemlemek özel hobi sayılabilir. Beş yıldır oturduğum Pera bölgesinde her dışarı çıkışımda yeni bir detay yakalamak, beni mutlu ediyor.

Gözde: Senelerdir spor yapmaya çalışıyorum elimden geldiğince bırakmadan ve disiplinle, daha çok fitness (ağırlık) üzerine diyebiliriz. Bunun dışında, sanatın diğer alanlarını takip etmeyi seviyorum; Avrupa filmlerine merakım dışında Japon kültürüne çok meraklıyım. Japonların, kendi kültürlerinden her zaman örnekler sundukları ve özeleştirilerini samimiyetle paylaştıkları filmlerini, kitaplarını takip ediyorum. Ayrıca uzak doğu mutfağını yapmayı ve yemeyi çok seviyorum.
****
Ravel’in Keman ve Viyolonsel Sonatı’ndan birinci bölüm “Allegro”YouTube’tan izledim.  Tek kelmeyle muhteşem…
Başarılar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.