Aydınlanma insanlarla ya da toplumlarla ilgili bir sözcük, basit anlamıyla cehaletten kurtulmayı, karanlıktan çıkmayı ifade ediyor. İnsanın iki farklı yoldan aydınlığa kavuşabileceği kabul görmektedir. Birincisi, insanın bir yanıyla tinsel bir varlık olması bakımından kişinin doğaüstü bir güçle, yani Tanrısal bir ışıkla aydınlanmasıyla,  ikincisi ise kişinin aklın, bilimin yolunu rehber edinmesiyle... İlki bir başka yazının konusu, biz kısaca ikincisini ele almaya çalışalım. Genel anlamıyla aydınlanma cehaletten kurtulmak anlamına geliyorsa insanlar, toplumlar cehaletten nasıl kurtulur? Elbette bilimsel bilgiye değer vermekle, toplumu oluşturan bireylerin aklın-bilimin ışığında hayatlarını düzenlemesi ve anlam kazandırmasıyla. Bir başka anlatımla aydınlanma kavramı bir süreç olarak; insanın hurafelere, safsatalara ve katı geleneklere bağlı kalmadan düşünmesini, değerlendirme yapmasını dahası kendi aklı, kendi deneyimi ve insansal olanaklarıyla hayatını değiştirme ve geliştirme çabasını ifade eder. Demek ki en yüksek yaşam biçimin bir ifadesi olarak aydınlanma, kişinin özgürleşme sürecindeki bilinçli bir çabası olmaktadır. Aydınlanma izlerini ilk kez Eski Yunan  filozoflarında görüyoruz. Bu filozofların ve bilim insanlarının bir çoğu Anadolu’da yaşamışlar.  M.Ö.1. yüzyıl ve M.Ö.7.yüzyıl arasında Antik Yunan kent devletlerinde yaşayan filozoflar ve bilim insanları doğayı, evreni, insanı, hayatı sorguluyarak insanın kendi aklı ile kendi hayatını düzenleyebileceğini düşünüyorlar. Dahası, bu düşünürlerinin felsefe ve bilimde; akıl, mantık, araştırma, şüphe, düşünme, olgu, deney ve gözlem gibi kavramları temel alarak başlattıkları aydınlanma kıvılcımları 17. ve 18. yüzyılda Batı Avrupa’da aydınlanmacı gelişmelerin temellerini oluşturmuş. Eski Yunan Aydınlanması sınırlı bir alanda kalırken, 18. yüzyıl aydınlanması bütün Avrupaya sıçramış. Avrupa Aydınlanması, 1688 yılında İngiliz Devrimiyle başlayan, 1789 yılında Fransız Devrimiyle doruk noktasına ulaşan ve bitmemiş bir eğitim sürecidir, aynı zamanda entelektüel karektere sahip olan bir harekettir. 1776 Amerikan Devrimi ve  1789 Fransız Devrimi monarşinin, teokrasinin ve feodalizmin yıkılma süreçlerini başlatmış olması bakımından aydınlanmanın en önemli  siyasi gelişmeleri olmuştur. Görüldüğü gibi aydınlanma denilen bu süreç siyasi, bilimsel ve felsefi bir gelişme olarak genellikle Batı Avrupa’da ortaya çıkmış. 18. yüzyıl Aydınlanma Felsefesi  gerçeği kavrama, insan gerçeğine akılla ve aklın bir aracı olan deney ile yönelme, doğa, insan ve hayat ile ilgili bütün bu konuları akılla aydınlatmayı isteme olarak tanımlanır. Tüm zamanların en büyük filozoflarından biri olan Immanuel Kant’a göre “aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan, yani kendi aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamayışı durumundan kurtulmasıdır.” Kant “kendin düşün”, “eleştiri hakkını kullan”, “öğrenme ve bilme cesaretini göster”, “ herhangi bir rehbere gereksinim duymadan kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol” demektedir. Ünlü filozof René Descartes, “düşünüyorum öyleyse varım” sözüyle “var olmanın” olmazsa olmaz koşulunun “düşünme etkinliği” olduğunu vurguluyor. Bir başka düşünür olan John Lock’a göre, insan doğuştan hiçbir şey getirmez, insan zihni boş bir levha gibidir ve bütün bilgilerini  kendi deneyimleriyle kazanır. İşte, insanın akıl ve deneyimle bilgi denen değerli ürünün elde edebileceğini temellendiren filozoflar aynı zamanda aydınlanma felsefesinin de omurgasını oluşturmuş oldular. Aydınlanma, ilk kez kilise egemenliğine dayalı hayat anlayışı karşısına eleştirel aklı, bilimi, insan onurunu-gururunu önceleyen bir dünya görüşü, bu görüşün temel aldığı “insan hakları bildirgesi”, “uluşlaşma”, “laiklik”, “yurttaşlık”, “özgürlük”, “eşitlik” ve  “demokrasi” gibi yeniliklerle çıkar. 

Ortaçağı Avrupasın’da kimi bilim insanları kilisenin baskıcı tutumu yaşayarak gördüler. Birçoğu hayatları pahasına bu baskının karşısında durdurlar ve insan olmanın onuru oldular. Ünlü gök bilimci Galileo Galilei’yi biliriz,  “dünya güneş etrafında dönüyor” dediği için  kendisini engizisyon mahkemesinin karşısında buldu, yıl 1633. Uzun uzun yargılandı, bu görüşünden vazgeçtiğini söyledi, hatta pişmanlık belgesi imzaladığı halde ceza almaktan kurtulamadı. Yaşamının sonuna kadar ev hapsinde kaldı. Batı dünyasında, ortaçağın sona ermesiyle birlikte akla ve bilime güvenme düşüncesi ön plana çıkar ve aydınlanma denilen çağda en doruğa ulaşır.  Rönesans, yeniden doğuş demektir. Yeniden doğan insanın kendisidir. Rönesans’da yeni keşifler ve büyük buluşlar gerçekleşir. Kilisenin baskılardan kurtulan insan kendi özünü ve dünyadaki yerinin ne olduğunu araştırır. Bu çağın önemli düşünürlerinden Francis Bacon “ bilgi güçtür” sözüyle  doğayı anlama, doğa yasalarını bilme ve doğaya hakim olma gerekliliğini ifade eder. 

Aydınlanmanın amacı  insanı karanlıktan kurtarıp aydınlığa,  özgürlüğe ulaştırmaktır. Avrupa’da Aydınlanma düşüncesinin oluşturduğu ortamla birlikte kilise dogmalarının yerini akıl ve deney alır. Bu ortam edebiyat, felsefe, sanat ve bilimin gelişmesine imkân yaratır. Böylece kişi özgürleşme yolunda adım atar ve kendi aklı ile kendini sorgulayarak “birey” olma olanaklarına sahip olur. Birey olmak demek erişkin olmak, başkalarının etkisi altında kalmadan karar verebilmek,  yaşamına yön verecek güce kavuşmak, dahası kendi yaşamından sorumlu ve etkin bir yurttaş olmak demektir. Birey olan kişi haklarını, özgürlüklerini bilen bunları koruyan ve her alanda değer üretme girişiminde bulunan kişidir. Batının yaşadığı bu dönem bize, insan akıl ve biliminin aydınlattığı yolda arayışına devam ederse her türlü zamanını doldurmuş geleneklerden, anlamını yitirmiş biçimlerden kopacağını, kendi hayatına yeni bir düzen ve anlam verebileceğini göstermektedir. Çünkü insanın aydınlanması akılla bilimi tek yol gösterici olarak kabul etmesiye mümkündür. Aydınlanmanın yolu insanın gelişimine engel olan her türlü otoritenin ve bağnazlığın sorgulanmasından geçer. Böyle bir sorgulamayı insan eylemlerinde bilimsel bilgiyi ve insan olmanın temel değerlerini kendine kılavuz edinerek yapabilir. Kısaca şu sonuca varmak mümkün; aydınlanmacı tutum insanın özne olmasını mümkün kılarak kişinin kendini gerçekleştirmesinin yolunu açıyor. İnsanın gerçek anlamda özne olması demek; insanın akıl ve deneyim ışığında düşünmesi, kendini ve dünyayı anlaması dahası  eylemde bulunması demektir. Demek ki akıl, deneyim gibi kavramlar insanın özne olma olanağını ifade ediyor. İnsan  kendisinde  doğuştan getirdiği bir çok olanağı barındırır. Bu yüzden insan “olanaklar varlığı” olarak tanımlanır. Peki, insan kendini nasıl gerçekleştirebilir ? Elbette ki sahip olduğu olanakları etkin kılabilmesiyle.  Aydınlanmanın doğasında, temelinde humanist bir anlayış vardır. Hümanist anlayış insanı ve insan yaşamını bir değer olarak görür. İnsanın özne olma serüveni ise işte bu hümanist anlayışa dayanır. İnsanın aydınlanması, insanın sahip olduğu olanakları aklın rehberliğinde hayata geçirmesiyle mümkün olur. Başka bir anlatımla aydınlanma için bilgi gerekir. Bilgi ise akıl ve deneyim ile elde edilir. İnsan ancak bilgi beceri kazanarak olanaklarını etkin kılabilir, bu da laik ve bilimsel bir eğitimle olur.

Fransız Devrimi düşünce ve uygulama alanında kiliseye karşı verilen mücadelede tarihsel bir dönemeçtir. Bu devrim aydınlanma kavramlarını dünyaya yayması ve dünyada doğurduğu sonuçlar bakımından da ulusal, aynı zamanda evrensel bir aydınlanma haraketidir.  Fransa’da aydınlanma kavramları tek tek hayata geçirilirken  Osmanlı’da da uyanış Tanzimatla başlar. Kimi Osmanlı aydınları aydınlanma felsefesinden etkilenmişler, bu kavramlar ve ilkeler temelinde dünya görüşlerini şekillendirmişlerdir. Elbette, toplum olarak Tanzimattan beri kazandığımız değişimler, devrimler, hayat anlayışı ve dünya görüşünde aydınlanma kavramlarının önemli bir yeri var. Nasıl olmasın ki? O dönemden beri Batıya yönelme çabamızın temelini aydınlanma ilkeleri oluşturmuş. Daha öncesine gidelim, Fatih Sultan Mehmet kendi döneminin tam anlamıyla aydın  bir kişisidir. Arapça ve Farsça'nın yanı sıra Latince, Yunanca ve İtalyanca bilen bu büyük komutan ve büyük imparatorun yeniliklere açık olduğunu, Batının bilim ve sanatına değer verdiğini bu bakımdan çağının dışında kalmadığını hatta çağının ötesinde olduğunu biliyoruz. Fatih döneminde Osmanlı’da matematiğin de en parlak dönemi olması bir raslantı değildir. Zamanın önemli matematikçilerinden Ali Kuşçu bu dönemde Semerkant’tan İstanbul’a gelmiş ve yüksek matematikle ilgili önemli çalışmalar yapmıştır. Osmanlı’da matematik ve doğa bilimlerinin geri kalmasında, Fatih sonrası felsefe ve matematiğin  medreselerden kaldırılmasının önemli bir payı vardır. Nihayet, Batı’da birkaç yüzyıl önce başlayan Aydınlanma çağı, Cumhuriyet dönemiyle birlikte Anadolu topraklarında tekrar başlar. Dolayısıyla Atatürk Devrimleri her bakımdan bir Türk Aydınlanmasıdır. Cumhuriyetin insan anlayışı “ fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” insan anlayışıdır.  Cumhuriyet, aydınlanma düşüncesinin en temel kavramlarından biri olan “laik devlet” anlayışını hakim kılarak dinleri, inançları, yaşam biçimleri ne olursa olsun ulusun bütün bireylerini evrensel insanlık anlayışı doğrultusunda kucaklamayı amaç edinmiştir. Aydınlanma denilen bu süreç bir yerde başlayan, ilerleyen ve yol alan, kimi zaman duran, hatta bazen de birkaç adım geri gidip sonra tekrar devam eden bir insanlık serüveni. Bu bakımdan insanlığın, “aydınlanmış” değil “aydınlanmakta” olan bir dönem yaşadığı söylenebilir. Elbette  yeni insan yüzyıllar öncesi insanına göre  aydınlanmıştır, fakat bu olmuş bitmiş tamamlanmış bir aydınlanma demek değildir. Yaşadığımız topraklarda bu serüveni devam ettirmek için Cumhuriyetin değerlerini iyi anlamak ve  anlatmak  gerekiyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.