Yazar Ferdi Gül ve yeni kitabı ‘Aşkın Kara Deliği’

Ayşenur Mama’nın röportajı için tıklayınız...

Yazar Ferdi Gül ve yeni kitabı ‘Aşkın Kara Deliği’

Ayşenur Mama’nın röportajı için tıklayınız...

25 Kasım 2019 Pazartesi 00:00
818 Okunma
Yazar Ferdi Gül ve yeni kitabı ‘Aşkın Kara Deliği’

Başarılı yazar Ferdi Gül ile yazın hayatına ve “Aşkın Kara Deliği” adlı yeni kitabına dair konuştuk. Keyifli sohbetimiz sizlerle…

RÖPORTAJ: AYŞENUR MAMA

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Ferdi Gül kimdir?

Boğazın incisi dedikleri İstanbul Beykoz’da doğmuş ve yaşamını burada sürdüren, hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir genç.

Bu röportajı gerçekleştirmemize vesile olan “Aşkın Kara Deliği” kitabının da yazarı.

Öğrenci hayatında İngilizce Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun olmuş, üniversite yıllarında kısa bir dönem yurtdışında eğitim alma şansını yakalamış, Bilgi Güvenliği Mühendisliği Yüksek Lisans programına devam eden; iş hayatında ise özel bir bankada Siber Güvenlik sektöründe mesleğini hobi gibi sürdüren biri.

Özünde; küçüklüğünden beri yaşamı kendi içinde sorgulayan, şüpheci, tutkulu, açık sözlü ve hayata karşı erdemli olabilmeyi temel felsefe edinmiş, araştırma tutkunu, hayatı herkes gibi güzel bir şekilde bitirmeye çalışan, hayat sınırlarını kendi çizdiği sürece mutlu olan ve bunu felsefe edinmiş bir insan.

Yazın hayatınız nasıl başladı? Size öncülük etmiş isimler var mı?

Çok uzun seneler önce… Kalemin sihirli gücüne inanmaya ve hayal dünyamı keşfetmeye başladığımdan beri bir yazın hayatım var aslında; blog, kısa hikâyeler ve birkaç kitap… Yani, çok küçük yaşlardan beri… En az on senelik hayalimdi neticede bir kitap çıkarmak. Yazdığım yazıların yanı sıra fantastik aşk türündeki bu kitabımı edebiyat dünyasına ilk kez kazandırmanın mutluluğunu yaşamaktayım.

Ortaokul hayatında kompozisyon,  kısa hikâyeler yazardım. Hatta yarışmalarına katılmıştım. “Çanakkale” konulu bir kompozisyon yarışmasına yazımı göndermiş, derece de almıştım. Sanırım, ilk o zamanları sayabiliriz yazın hayatımda dışarıya açılma konusunu temel alacaksak. Lise son sınıfta ve üniversite yıllarında ise mesleki anlamda blog yazıları ile devam ettim. Deneme türündeki yazılarıma ise üniversite yıllarında başladım. Aslına bakarsanız yazdığım aşk kitabı ile beni yakından tanıyan insanları bile şaşırttığımı söyleyebilirim. Mesleki bir kitap yazsam şaşırmazlardı. 

Kitap konusuna gelecek olursak; bence geç bile kaldım; ancak hayat bu, her şeyin uygun bir zamanı ve yeri var. Karşınıza bir fırsat çıkıyor ve olaylar şekilleniyor. İçinizde bir cesaret topluyorsunuz ve ilk adımı atıveriyorsunuz. Bunu değerlendirmek de insana düşüyor.

Yazın hayatıma değil de duygularıma öncülük etmiş insanlar olduğunu rahatça söyleyebilirm. Elbette hayatıma giren insanlar, duygularımı her insan gibi şekillendirmiştir. Bu yüzden kitabın başına; “Bu kitabı yayınlamamda ve duygularımda emeği olan herkese teşekkürü borç bilirim.” cümlesini ekledim.

Hobileriniz nelerdir?

Hobi olarak çok şey ile uğraşırım aslında. Hobilerim, ilkokulda tiyatro ile başlamıştı. Geçen her senede bir yenisini ekler gibi ilerleme gereği hissediyorum kendimde. Bu durumun, merak duygumun çok ileri boyutta olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. “Ne zaman hiç düşünmeden erken yattınız?” diye sorsanız inanın, cevaplayamam bu soruyu. Bazen bir şeyler o kadar kafama takılır ki inanın, gece yastığa başımı koyduğumda uyuyamam çoğu zaman. Mutluluğu ya da mutsuzluğu çağrıştıran herhangi bir şey olabilir bu. Hatta gece aklıma bir fikir gelirse kesinlikle detaylı şekilde yazarım bir deftere veya bir teknolojik aygıta. İnsan, Rüyalarında bile bir sorunun cevabını bulabiliyor. Gerçekten rüyalarınızı küçümsemeyin, derim. Rüya deyince aklıma şöyle bir anı geldi. İlkokul üçüncü sınıftayken Türkçe dersinde hocamız, sözlü yapacaktı. Ondan önceki gece soruları rüyamda görmüştüm, hatta soruların sayısı ve sırası bile aynıydı. Ne yalan söyleyeyim; rüyalarımdan etkilendiğim ilk anın o an olduğunu söyleyebilirim. 

Müzikle ise şöyle tanıştım; klasik gitarda soloya; akustik gitarda arpeje bayıldığım için gitarı öğrenmeye başladım. İlk lise üçte başlamıştı müzik aleti ile tanışmak. Üniversite yıllarımda buna Kabak Kemane ve Ney eklenerek devam etti. Bütün bunları bir kursa gitmeden, kendi başıma nota değerleri ile öğrenmeye başlamıştım. Müzik kulağım vardır. Daha önce hiç tanışmadığım bir enstrümanı alıp 5-10 dakikada bir parça çıkarmaya başladığım çok olmuştur. Müziğin güzel tarafı aslında ruhunuza dokunmasıdır. Müzik, insanın ruhunu besler çünkü. Ayrıca, toplumda hata yapmaya çekinen insan kitlesi de var ciddi bir şekilde. Tabii, bunun nedeninin yetiştirilme tarzımızdan kaynaklanıyor olduğunu da düşünüyorum genel olarak; ancak unutmayın ki hata yapmadan gerçek başarılara ulaşamazsınız. Hobilerinizde çok başarılı olmak zorunda da değilsiniz. Hobinizin bedensel ve ruhsal hayatınıza iyi gelmesi, bu konuda başarılı olduğunuzu gösterir.

Her insanı  tedavi eden bir müzik türü olduğuna inanıyorum ayrıca. İnsan ruhunun bir frekansı vardır. Frekansınızı öğrendiğinizde hayat daha yaşanabilir oluyor gerçekten; çünkü neleri yapıp yapamayacağınızı bilirseniz önünüzü daha iyi görürsünüz. Müzik türleri konusuna ise takılmayın. Kimine göre pop, kimine göre caz, kimine göre rap, ve diğerleri… Biri motivasyonunuzu artıran, ruhunuza iyi gelen bir tarz olabilir. Mesela, ruhumu resmen tedavi eden bir beste var. O da klasik müziği sevmeye ve dinlemeye ilk başladığım ortaokul yıllarından beridir değişmeyen Johann Pachelbel’in “Cannon in D Major” adlı eseri. Piyanoya vuruşlarının, parçanın bütününün gerçekten ruhumu anlattığına inanıyorum. Tabii, Alman Barok dönemi sanatçısıdır kendisi; ama klasik müzikte hemen hemen tüm bestelerini beğendiğim sanatçının ise Mozart olduğunu çok rahat söyleyebilirim. Ayrıca, eklemek isterim; melankolik müzikleri çok fazla dinlemeyin, derim. Dinleyin elbette. Ben de severim slow, anlamlı sözleri olan, bir kemane dinletisi hissi veren enstrümantal müzikleri. Bakmayın öyle dediğime. Her türlü müzik dinlememe rağmen enstrümanı elime alsam minör akorların içinde bulurum kendimi duygusal parçalarda. Demek istediğim; “Her şeyin fazlası zarar.” diye bir söz vardır. Çok doğru, hayatı bunu bilerek yaşadığımız sürece bir sıkıntı olmayacaktır.

Yazarken nelerden esinlenirsiniz? Örnek aldığınız yazar veya şairler var mı?

Etkilendiğim bir yazar, bir şair olmadığını söylersem yalan söylemiş olurum. Elbette okuduğumda beni etkileyen kitaplar ve yazarlar oluyor. Ne mutlu ki Türk edebiyatımızda birbirinden değerli insanlar yetişti bu topraklarda. Bizim gibi genç yazarların sayısının yanında, kitap okuyan kitlenin artması temennim ile… Kendi içimde fantastik bir dünyam vardır, bunu sonradan kazanmadım, hep öyle olduğumu söyleyebilirim. Çocukların yaratıcı ve fantastik dünyası çok geniştir. Çocukluğumdan şu ana kadar bana ne kaldığını sorarsanız bu özelliğimi korumaya çalıştığımı söyleyebilirim. O yüzden, şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki; çocuklarınızın hayal dünyasına siz de katılın, özellikle anne babalara söylüyorum. Çocuklarınızla birlikte siz de yeniden büyüyün. Bir şey kaybetmezsiniz, aksine çok şey kazanırsınız. İnsanın hayal dünyası, bir çocuğunki gibi kalabilmeli bence. 

Kitaba gelecek olursak; esinlenme konusunda yukarıda bahsettiğim fantastik dünyam ile duygusal dünyamı birleştirmek istedim. Kitabın başında geçtiği gibi; “Gerçek bir aşk hikâyesinden esinlenilmiştir.”

Temmuz ayında okurlarla buluşan “Aşkın Kara Deliği” adlı kitabınızdan bahseder misiniz? Bu kitabı neden yazdınız?

Aşkı tek başına da anlatabilirsiniz. Aşk, kutsal bir kelimedir. Bütün duyguların sevginin çocukları olduğuna inanırım. Kötülüğün de iyiliğin de özünde buradan çıktığına inanırım. O yüzden insanları yargılamadan, onları zihinsel kategorilerimizde sınıflandırmadan önce düşünmekte fayda var gerçekten. Sevgi olmadığında insan öksüz kalıyor bence; ancak bu duyguyu anlatırken insanlara bazı yaşanmışlıklar ışığında kendi içinde çevreyi sorgulatabilmek, hayata dair bu dünyada tek olmadıklarını hissettirebilmek istedim. Hatalarımızla, doğrularımızla bir insanız ne de olsa. O yüzden, kitabımı okuyanlar fark edecektir ki; bir insanın sadece aşkı yaşadığı zamanı değil, o anı yaşayana kadar iç dünyasının nasıl şekillendiğini, oluşan karakterin nasıl tepki verebileceğini ve sonucunda nelerle karşılaşabileceğini de içinde barındıran bir kitap. Okurun ruhsal dünyası ile birlikte zihinsel dünyasını da beslemeye çalışan bir eser ortaya çıkarmak istediğimi söyleyebilirim. Kitabımı okuyanların fark ettiğine inanıyorum. Gelen yorumlar da bu yönde. Bunları yansıtabildiğim içinde mutluyum. 

“Aşkın Kara Deliği” okurlara hangi mesajları vermeyi amaçlıyor?

Unutmasınlar ki bu kitabımı okuyanlar artık yakın arkadaşlarım statüsüne girmiştir, bu gözle bakıyorum ben; çünkü duygularımı paylaşmışım ve kıymetli okurlarım da benim hayatımdan çıkan bir esere kafa yoruyor ve kendi iç dünyasında anlamlandırmaya çalışıyor. Bundan daha güzel ne olabilir ki? Hayat, duyguları paylaştıkça güzel.

Bu kitap; aslında yalnızlığın insanı nasıl büyütebileceğini, birini sevmek için kişinin dibinde bitmesi gerekmediğini, insanın doğası gereği sevmekten vazgeçmeye çalışmasının amansız, ruhsal bir çöküntü yaratacağını ve en önemlisi de insanın mutlu olabilmesi için sevdiği insanın bir tebessümünün bile dünyadaki her şeyden değerli olduğunu hissedebilmesine ortam hazırlamak isteyen bir eser. Fantastik aşk dünyasını anlatırken aynı zamanda kitabın başında yaşanmışlıkların bir insanı nasıl şekillendirebileceğini anlatan, bunlara karşı okurun kendisini içsel sorguya çekmesi ve algılarını açması için ince mesajlar vermeye çalışan bir eser olduğunu söyleyebilirim. Doğruları söylemekten ziyade, sevgili okurlarımda algıları açmayı bir nebze de olsa başardıysam ne mutlu bana…

Kitabın ismi nereden geliyor?

Çocukken astronomi gözlemleri yapmayı çok severdim. Hatta bir teleskop vardı. Ay’ı sabaha kadar kayıt altına alıp “İlginç bir şey var mı?” diye inceleyecek kadar da ileri gitmiştim. Astronomik haber ve gözlemleri, belgeselleri hâlâ ilgiyle izler ve dinlerim. Zaten bu yaşam tarzım; matematiği, fiziği sevdirmiştir bana okul yıllarında. Okul hayatımda her ne kadar başarılı dönemler geçirmiş, güzel ortalamalar yapmış olsam da okulu sevdiğimi kimse söyleyemez. Okul sevilmez çünkü. Ders sevilir, sevdirilir. Kendini geliştirmek, insana mutluluk kapılarını açar. Bunun yanında duygusal bir yapım vardır doğrusunu söylemek gerekirse. Gerçek kara delik resminin ilk olarak 2019 yılında ortaya çıkmış olması “Acaba?” dedirtti kendime. Kara delik, hiçbir maddesel ışınımın kendisinden uzaklaşmasına izin vermiyor. Karşısına çıkan her şeyi kendine doğru çekiyor ve bilinmezliğe hapsediyor. Küçük yaşlardan gelen bunun gibi meraklı yönlerimin yoğrulmuş olarak kitabın adına ve içeriğine yansımış olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden kitapta; “Senin kalbime tesir eden yüksek çekim gücün, yalnızlığa sunulmuş bedenimi Aşkın Kara Deliği’ne hapsetmeyi nasıl da başarıyor…” cümlesini kullandım. Âşık olan bir insanın hayalindeki sevgiliye kendini kontrol edemeyerek bağlandığını anlatan, uzaklaşmaya çalıştıkça sevgiliye doğru yüksek bir çekim gücü misali yol alan bir âşığın mutluluğunun, sevgilinin bir gülüşünden ibaret olabileceğini anlatan bir kitap aslında. 

Kitabınıza yalnızlığa bir mektup yazarak başlıyorsunuz. Hatta kitabın alt başlığının “Sevgili Yalnızlık” olduğunu düşünürsek; yalnızlık konusunda düşünceniz nedir?

İnsan, yalnız kalmayı öğrenebilmeli. Bu yalnızlık, insanın beyinsel içgüdülerini harekete geçirmesine fayda sağlıyor gerçekten. Hayatı anlamlandırabilmesine olanak sağlıyor. Bu yüzden, iç sesini dinleyebildiği zamanı yaşayabilmeli insan. Sözün özü; insan, yalnız kalmayı öğrendiğinde özgür kalmayı da öğreniyor.

Sizce kitap beklenen başarıya ulaşacak mı?

Hayattaki başarı ve başarısızlık, iyilik ve kötülük neye göre, kime göre baktığınıza bağlıdır. Bunlar, zamana göre şiddeti değişebilecek kavramlardır çoğu zaman. İlk kez girdiğim edebiyat dünyasını göze alırsak; satışları beklediğimden güzel; ancak benim için güzel olan, uzun yılların hayali ve yaşanmışlığı kitabıma yansıtma isteğimin gerçekleşmiş olmasıdır. Sonunda da hayatıma yeni kitap dostları kazandırabiliyor olmak, benim için tarif edilemeyecek bir duygu açıkçası. Yazmayı planladığım yeni eserlerimin de ortaya çıkması için edebiyat dünyasındaki ilk kapıyı açtığım için sevinçliyim.

Kitabınıza bir okur gözüyle nasıl bir yorum yaparsınız?

“Bu adam yaşamış, ağabey.” derdim herhalde. Şaka bir yana, gelen yorumları da kafamda birleştirince özetle şunu söyleyebilirim: 

“İnsan olmanın gereği olarak aşkın, sevginin sadece o anda değil, öncesini ve sonrasını da içinde barındırdığı yaşanmışlığı anlatan, okuyucuları bir nebze de olsa kendi hayatını sorgulamaya çekme ve etrafındaki olaylara karşı farkındalık kazandırma çabası içinde olan, bütün bu hisleri şiirsel bir dille anlatmaya gayret eden bir kitap. Bunun yanında, diğer derin duyguları ise okurlarımın hissedeceğine inanıyorum. Kitabı gün içinde, yalnız kalacağınız bir zaman dilimi bulduğunuzda okumanızı tavsiye ederim.

Hazırlık aşamasında olan yeni bir eseriniz var mı?

Bilgisayarımı hacklerseniz yazdığım ya da yarıda kalan diğer eserlerime ulaşabilirsiniz. Şaka bir yana, elbette var; ancak uygun zamanı bekliyorum. Tıpkı bu kitabın çıkış zamanı gibi uygun zamanı… İlk kitabım, deneme türünde bir aşk kitabı oldu. Bu kitabımı okuduktan sonra, kişisel gelişim konusunda kitap yazmamı öneren çok değerli arkadaşlar da var. Onlara bu düşünceleri için ayrıca teşekkür ediyorum. Doğrusu böyle bir hayalim de var; ancak bunun için doğru zamanın otuzlu yaşlar olduğunu düşünüyorum. Şu an her ne kadar yazabilecek olsam da bu konuda, onun zamanının bu yaş olduğunu düşünmüyorum. Demin de bahsettiğim gibi, bir şeyi kafama takıp uykusuz gecelerime bakar bir şeyi yapmak. Sessiz dünyama dönmeyi ne kadar başarırsam ortaya çıkardığım eserlerin sayısı da artacaktır. Şu an uzun soluklu bir roman üzerine çalışmalarıma başladım. Allah kısmet ederse gelecek sene sonuna doğru çıkarmayı planlıyorum.

Son olarak gazetemiz okurlarına neler söylemek istersiniz?

Öncelikle gazete okurlarına beni ve kitabımı tanımak adına zaman ayırdıkları için çok teşekkür ederim. Kitabımı okuyanları nasıl arkadaşım olarak görüyorsam, bu röportajı sonuna kadar okuyacaklar da benim dünyama komşudur artık. Duyguları paylaştık neticede. Teşekkürü borç bilirim onlara.

Ben, özellikle de gençlere seslenmek istiyorum. Bu ülkenin yarınları olacak olan gençlere, çocuklara ve onların anne babalarına…

İnsanın kendisine yatırımı, ülkesine yatırımıdır. Bir insan; milliyetçi olduğunu, bu ülkeyi sevdiğini söylüyorsa ilk önce kendini geliştirmeyi felsefe edinmelidir. Bir insana bile yatırım, topluma yatırımdır. İşinde elinden geldiğince en iyisini yapabilmeli insan. Bu insana da bu ortam yaratılmalıdır. Eskiden bilirsiniz; Kanuni Sultan Süleyman, 16. Yüzyıl’da Süleymaniye Camii’ne üç dil bilen, yüksek ilimleri bilen, spor yapan, güzel giyinen, daha birçok özelliği olan imam arıyordu. Şimdi bu şartları olan insanlar çok zor yetişiyor. Okumak üniversite ile olacak iş değil çünkü. Okumak, sanat kadar değerlidir toplumda. Okumak, insanın hayatı ve kendisini okuyabilme gücüdür. Bu yolculukta bunu anlamlandırabilecek sorgulama yeteneğini mütevazı bir şekilde geliştirme ve öğrenme güdüsüdür. Dünya uygarlığı bilim ve kültürlü insanların popülaritesinden hiçbir faydası olmayan, şaklabanlık yapan insan popülaritesine büründü gerçekten. Toplum böyle olmayı kabullendiği sürece bizi yönetenler de medya da buna göre şekillenmeye devam edecektir. Bu da sanal bir dünyada yaşamasına neden olur insanın. Unutmayın ki yönetimin kaderini yönetici değil, toplumlar belirler. Toplumu da bunu oluşturan insan kümeleri, neticesinde aile hayatı belirler. Medeniyetin temelidir bu.

Maalesef toplum olarak hiçbir şeye sabrımız yok gibi görünmeye başladı. Güvensizlik kavramı DNA’mıza işler gibi oldu. Siyasi mecraların, sivil toplum kuruluşlarının vb. yapıların sebeplerini araştırabilmeli ve bunun için eğitimimizi okul sıralarında halledebilmeliyiz birlikte.

Şunu söylemeliyim ki; insan, egosunu kontrol edebilmeli. Gelip geçici dünyada kimse kimseden üstün değil, ne az saygıya layığız ne de çok. İnsana insan olduğu için değer vermeyi öğrenmeliyiz. Kimse peygamber değil neticede. Erdemli, doğru, dürüst olmayı ve oldurmayı öğrenmeli, bu hayatta tek başımıza kalmak ile sonuçlansa bile bu cesareti gösterebilmeliyiz. Einstein’ın çok güzel bir sözü var. Hayat felsefemde önemli bir yeri olan cümlelerden biridir. “Dünya kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.” İnsanız, beşeriz ne de olsa, kuluz, şaşarız. İyi niyetli olduktan sonra hayatta evrenin enerjisi, kişinin hayat enerjisi ile bütünleşme zamanını er ya da geç bekliyor olacaktır. O zaman geldiğinde geçmiş, sadece tebessümden ibaret olacaktır. 

Yaşadıklarımızı unutmak yerine onlardan ders çıkararak, tecrübe edinerek kaldığımız yerden başlamak en mantıklısı olacaktır. Niye sıfırdan başlayayım ki? Ne de olsa insanı insan yapan yaşadıklarıdır. İnsanı diğerlerinden farklı kılacak olan da budur. “Ben, yaşadıklarımla benim.” diyebilmeliyiz özgürce kendimize.

Biri size hep mutlu olduğunu söylüyorsa inanmayın. Öyle bir dünya yok. Ya zannettiği mutlulukta sapıtmış ya da mutsuzluk kervanında yolunu kaybetmiştir.

Özellikle hayata atılmamış gençlere şunu söylemek isterim ki; hayattaki idealinizi, hedefinizi bir sayfaya çizin. Evet, çizin. Hatta sayfanın tam ortasını yuvarlak içine alıp içini doldurun hedefiniz ne ise. Sonra bu hedefe ulaşmak için gereken şartları araştırıp oklarla göstererek ana hedefinizin yanlarına ekleyin ve içlerine bu alt hedefler için gerekenleri maddeler halinde yazın. Bu plan, maksimum beş yıl olmalı bence. Çok uzun vadedeki diğer hedefleriniz notlarınız arasında yer alırken, ilk hedefleriniz gerçekleştikten sonra örneğin; ikinci beş yıllık planınızın yapı taşlarının oluşmasını sağlamış olacaksınız.

Her şeyden önce ruhsal ve bedensel sağlığınıza dikkat edin; çünkü sağlık olmayınca ne paranın ne geçen zamanın ne de hedeflerin bir anlamı kalıyor. O yüzden de hayatı, doğayı anlamlandırarak yaşayabilmeyi öğrenmeli, yaşamaktan zevk almayı bilmeliyiz. Bunu engelleyen bir ortamda iseniz de sakince uzaklaşınız oradan. Geçen zamanı geri getiremiyoruz.

Bu çağda hayatı anlamlı kılmak istiyorsanız ilk önce televizyonu hayatınızdan mümkün olduğunca çıkarabilirsiniz. Faydalı bir program varsa izleyin elbette. Gereğinden fazla televizyon izlemek, düşünmeyi yavaşlatmanın yanında insanı ruhsal bir aptallığa doğru sürüklüyor. Sosyal medyayı ise verimli kullanabilmeyi öğrenmeliyiz. Kariyerinizin ya da sizin gelişiminize anlam katacağına inandığınız hesap ve toplulukları takip ederek başlayabilirsiniz. Az okusanız da kitabı kesinlikle hayatınızdan çıkarmayın. Eğitim bittiğinde insan da biter. Monoton bir hayat, sizi sürükler oradan oraya. Anne ve babalar… “Çocuklarımı nasıl yetiştirebilirim?” sorusuna cevap arıyorsanız çocuklarınızın yanında sürekli televizyon ve telefonla takılmakla değil de kitap okumakla başlamanızın mantıklı bir hareket olacağına inanıyorum.

Bazen ufkumuzun  genişlemesi adına yeni bir şeyler denemek gerekir. Bir şeyi en iyi şekilde öğrenmek şart değil, hayata karşı bakış açınızı geliştirmenize olanak sağlayacak kadar ilgilenmeniz bile yeterlidir. Üniversite yıllarımda sırf çizim programını öğrenmek ve alanımın dışındaki farklı dersleri alarak ufkumun genişlemesi için birkaç yıl mekatronik mühendisliğinde çap derslerine girmiştim. Hatta kimi zaman işletme derslerine bile girmiştim son yıllara doğru. Michael Porter’ın kitabını inceleme şansım olmuştu üniversitenin başlarında. Derste onun bahsettiği konular geçince bir sonraki derse bir daha gelmiştim. Hayatta bazı seçimler insana gerçekten başka değerler katıyor farkında olmadan. Bunu o an değil, zamanı gelince anlıyorsunuz.

Hayattaki başarılarınıza sevinmek için bir gününüzü ayırın; ama başarısızlıklarınız üzerine iki gününüzü verin. En azından ben, kendimi bildim bileli öyle yapıyorum ve bunun faydasını çok gördüm. Başarınızın da tadını çıkarın tabii ki de. Başarılarınıza ve başarısızlıklarınıza takılı kalmayı engellemeyi başarırsanız bir sonraki hedefinizi (önünüzü görmeniz) daha kolay olacaktır. Demek istediğim; insan en büyük tecrübeyi hayatında yaşadığı olumsuzluklarla alıyor. Herkesin bir başarı olasılığı olduğuna inanıyorum. Ne kadar başarısız olursak ileriki hayatımızda o başarı topunu hayat torbamızdan çekme olasılığımız o kadar artıyor. Başarısızlık topunu elimize alıp sadece yok etmeye kalkar, ders çıkarıp gerekli bilgileri cebimize koymazsak başarı topunu bulacağım, diye hayat torbasına elimizi sokmanın anlamı yok. Böyle bir durumda hayat sınırlarını insan değil, sıra gelen hayat serüveni sizi oradan oraya sürükleyerek çiziyor. Bir bebek; yürümeyi öğrenene kadar kaç kez düşüyor, değil mi? Biz de hayatımızda düşmeseydik düşmenin ne demek olduğunu bilemez, ayağa kalkmanın da nasıl bir zevk ve mutluluk yaşattığını anlayamaz olurduk. Bence en tehlikeli insan, hedefleri olmayan insandır; çünkü ne yapacağını kestiremezsin o insanın. Bu hedefleri ise işle veya başka bir şey ile sınırlandırmayalım lütfen. Bu, çocuğunuzu elinizden geldiği kadar iyi şekilde yetiştirmeye çaba harcamak da olabilir. Sonuçta girişimci olduğumuz her şeyde bir öğrenme çabası vardır. Yeter ki öğrenme güdüsünü kaybetmeyelim. Toplumda bu sayı arttığı sürece o ülke, geleceğine emin adımlarla ilerliyor olacaktır; çünkü bilinçli, sorgulayabilen insanların yetişmesi ve bu insanlara böyle bir ortamın hazırlanması toplumun kendi kendini iyileştirebilmesine olanak sağlar. Ne de olsa insan, öğrenmekten vazgeçmeye yeltenebilir; ancak hayat öğretmekten asla vazgeçmiyor, değil mi? Önemli olan, hayata karşı nasıl tepki verdiğimiz. Bu tepkiler, bizi hayata karşı şekillendirmeye başlıyor. 

İnsanları yönetmek istiyorsak onların iç dünyasını dinlemek zorundayız. Onları anlamadan yaptığımız her hareket, egomuzun kurbanı edecektir bizi. Karşımızdakileri çıkarlarımız uğruna görmemizin hiçbir anlamı yok. Sonuçta, özümüzde duygusal varlıklar değil miyiz? Karşı tarafı dinlemeden kimseyi yönetemeyiz, yönettiğimizi sanırız. Lider olamayız. İkisi farklı şeyler.

Artık toplum olarak; “Birlikte nasıl bilim kapılarını açabiliriz?” gibi sorulara odaklanmalıyız. Toplumsal huzuru sağladığımızda çağdaş medeniyete layık toplumlar yetiştirebiliriz. Bunu hep birlikte “biz” olarak yapacağız.

Sevgi konusuna gelince… Birini severken yanında olduğu için değil, ruhunda hissedebildiği ve bu hissi sağlayanı bulduğu için şükredebilmeli ve sevebilmeli insan. 

İnsanın yaşadıkları, yüzüne yansıyor gerçekten. O yüzden her insan, hayatta bir şeyler yaşamalı. Âşık olmalı, sevmeli, üzülmeli, girişimci olmalı, mutlu olmalı, mutsuz olmalı, her türlü duyguyu tadabilmeli. İnsan olabilmenin içini doldurmalıyız.

Bu güzel röportaj için size de ayrıca teşekkür ederim, Ayşenur Hanım. Kitabınızın ikinci baskısının da hayırlı olmasını diliyorum.

Sevgili arkadaşlar, son olarak sözlerimi toparlamak gerekirse; başkalarının sizin sınırlarınızı belirlemesine asla izin vermeyin. Bu hayatı yaşamış ve yaşayacak olan sizlersiniz. Sizi de en iyi kendiniz tanıyorsunuz.

Hayatınıza çok insan; ama ruhunuza az insan sokun. İyi dostluklar edinin. Ruhunuzu zaman zaman yalnız kalarak eğitebilmeyi de unutmayın. Sevmekten vazgeçmeyin. Ne de olsa kitabımda bahsettiğim gibi tüm duygular, kısacası her şey sevgiye dayanıyor. Hepsi sevginin çocukları gibi değil mi aslında?

Yarınlarınızın en güzel günlerinizi aratmaması dileğimle… Sevgiyle kalın.

Son Güncelleme: 25.11.2019 09:40
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.