YAĞMUR TUNALI İLE MİNİK EDEBİYAT SÖYLEŞİSİ

Yağmur Tunalı, 1955 yılında Kayseri Yahyalı’da doğdu. Orta öğrenimini üç farklı şehirde (Niğde, Kayseri, Samsun) tamamladıktan sonra yüksek öğrenimine Atatürk Üniversitesi’nde başlayıp Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde tamamladı. Yazı ve sanat Hayatına şiirle başladı. Türk Edebiyatı, Hisar, Töre, Divan, Türk Dili, Milli Kültür, Erguvan, Doğuş, Sözcü, Milli Eğitim ve Kültür, Hamle ve Edebice benzeri pek çok dergi ile Hergün ve Tercüman başta olmak üzere çeşitli gazetelerde yazıları yayınlandı. Sunucu, metin yazarı, senarist, yapımcı ve yönetmen olarak iki binden fazla programa imza attı. Şiir, çizgi roman, biyografi, deneme türlerinde eserler verdi. Fikir hayatımıza ışık olmaya devam eden Yağmur Tunalı ile söyleştik. Keyifle okumanızı dilerim.

12 Nisan 2020 Pazar 20:07
344 Okunma
YAĞMUR TUNALI İLE MİNİK EDEBİYAT SÖYLEŞİSİ

İSTANBUL

                                                                                                                                   

Yağmur hocam, tek bedende birçok insansınız. Yazarsınız, şairsiniz, yönetmensiniz… Bunlarla birlikte, milliyetçi camianın entelektüellerinden biri, etrafınızdaki gençlerin hocası, yol göstericisisiniz… Ön adlarınızın içinde “işte ben en çok buyum” dediğiniz hangisi? Yağmur Tunalı’yı bizler en çok hangi yönüyle tanımalıyız, bahseder misiniz?

Evet, çok değişik görünen alanlara girdim, girmek zorunda kaldım. Çorba, televizyonculuktan kaynadı. Büyük hizmet imkânıydı. Yazmak için oradaydım. Gel gör ki, yola girince iş değişiyor. Bir şeyler oluyor ve yapımcılık da reji de size kalabiliyor. Sonra bir röportaj ağırlıklı program düşünüyorsunuz; spiker ve sunucuların hazırladığınız soruları sormasıyla olacak gibi değil. Bu sefer sunuculuğu, röportajcılığı da üstleniyorsunuz. Buna benzer, yayın için gerekli alanlara mecburen girdim. Galiba biraz becerebildiğim için… Düşünüyorum da, teknik işlere merakımın olmaması avantaj olmuş. 

 Çok çeşitli işlere dalmak çok zaman avantajlı bir durum değildir. Yaptığım işlere bakarak, kendimi mutlu hissettiğim elbette olmuştur. Çünkü, asıl mesele, bir işe yaramaktır. Sevinme sebebim olmakla beraber, bunca işe dalmak biraz dağılmaktır. Güç ve enerji dağılması, parçalanması, dikkat dağınıklığı da getirir. Dolayısıyla, her birinde aynı başarıyı göstermek mümkün olmadığı gibi, belli bir seviyenin üstüne çıkmak da mümkün değildir. 

Böyle bakınca, vaziyet pek de iç açıcı görünmüyor denebilir. Yalnız, bu doğru bakışın da gerçeği tam işaret etmediği açık. Birbirine yakın ve bir ölçüde uzak çeşitli alanlarda aynı başarıyı gösteren büyük isimler var. Şu var ki, bu da istisnadır. Yeni zamanlarda, ihtisaslar çok bölündü. Bilgi çoğaldı. Eskisi gibi, âlim ve filozof denen kimseler, mevcut bütün bilgileri edinemiyorlar. İnsanlar, günümüzde ancak daracık bir alanda derinleşebiliyorlar.

Benim gibi bazı kişiler, yakın alanlardaki pek çok işe birden girmek zorunda kalabilirler. Bu da bir bölünmedir elbette. Sonuç, daha yüksek sanat ve fikir yaratabilmek imkânının da bölünmesidir. Bazıları, bu bölünmeden beslenerek sanatlarını diri tutabilirler.  Böyle bir destek de söz konusudur. Ancak, belli bir alana dikkatlerini yoğunlaştıranlar, kabiliyetleri ve gayretleri ölçüsünde daha derine dalabiliyorlar. Şaşmaz değil ama genel bir kaidedir.

Bu uzun açıklamadan sonra şunu söylemeliyim: Şartlar zorlasa da, mecbur olduğumu hissederek girsem de yaptığım her işi severek ve isteyerek yaptım. Yalnız, ben kendimi her zaman öncelikle şair kabul ederim. Daha fazla bir zaman ve emek verdiğim halde, yazarlığımı bile onun arkasına koyarım. Şu var ki,  bazı dostlar yazarlığımı veya başka bir tarafımı öne çıkarıyorlar. Bu da kaçınılmaz ve belki de hoş bir durum.

Yazı hayatına şiirle başladınız, birbirinden güzel şiirleriniz var… Şiir hususunda sizi etkileyen biri oldu mu? Atilla İlhan hayatınızın neresinde mesela?

Şiirle başladım. Önce Fâruk Nâfiz’i sevdim. Ona yıllarımı verdim diyebilirim. Fâruk Nâfiz’den hareketle, millî edebiyat dönemini okudum. Sonra Yahya Kemal’de karar kıldım. Şüphesiz, şiirin saltanatı onda en olgun noktaya gelmiştir.

Atilla İlhan, önemli bir şâir, fikir ve sanat adamı. Şu veya bu fikri benimsemenin Türk olmaya mani olmadığını gösteren bir örnek. Kemal Tâhir gibi. Bunlar mutlaka bilinmesi, okunması gereken isimler. Onu da, onları da sevdim, ama bir Ârif Nihad Asya kadar değil. Ârif Hoca, galiba Yahya Kemal’den hemen sonra yer vereceğim bir büyük sanatkâr. Onda da Yahya Kemal gibi bütün bir Türk kültür ve hayâtını koklarsınız. 

Peki tiyatro? Bildiğim kadarıyla 80 öncesi arkadaşlarınızla birlikte bir tiyatro kurdunuz. Ve üç yıl bu tiyatroyu idare ettiniz. Üç yılın sonunda ne oldu, bıraktınız mı tiyatronuzu?

Tiyatro komple bir sanat. Hayat gibi çok kişiyle beraber olmayı gerektirir. Tek kişilik tiyatro olursa da istisnadır. Zor iştir. Yetişmesinden tutun da, bir yetişkin grubu bir araya getirmeye, oyun seçmeye, sahnelemeye, salon bulup oynamaya ve seyirciye ulaşmaya kadar bin bir sıkıntı çekmek gerekir. Siz ferden buna hazır olsanız da, bu uzun maratonu tamamlayacak bir ekibi oluşturtamayabilirsiniz. Oluşturduğunuzda da iş bitmez. Pahalı bir iştir. Nefesiniz yetmeyebilir.

Bizim tiyatronun dağılma sebebi budur.  Çok beğenilen bir topluluktuk. Başarmıştık. Bu hızla üç yıl devam edebildik. Maalesef, yeterince ilgi ve destek gelmedi. Bizim camianın sanata bakışıyla doğrudan ilgili bir durum.  Kavga Günleri’nde uzunca anlattım. Bu tatsız noktayı burada daha fazla açmayayım.

Milliyetçi camianın sanatkâr yetiştirememe gibi bir problemi var mı sizce? Bir yazınızda (Türk Edebiyatı, Şubat 2016, sayı 508) Milliyetçiliğe değilse bile milliyetçilere olanca gücünüzle yükleniyor ve “memleket ortalamasına göre okumuşlar arasında milliyetçilerin daha geride olduklarını” söylüyorsunuz. Bu durum nasıl değişir sizce? Okumuş yazmış bir milliyetçilik sanat dünyasında daha fazla yer alma gibi bir sonuç doğurur mu?

İşte meselemiz bu. Kültürel konulara, özellikle sanata olmazsa olmaz bir değer olarak bakmayı öğrenemedik. Her işin başı o hâlbuki. Bütün çırpınmalara, gayretlere rağmen, böyle bir farkındalık sınırlı kaldı. 

Sanatınız yoksa yoksunuz. Bu kadar net. Büyük kitleleri mayalayacak olan odur. Ceddimiz, asırlarca kılıç ve kol gücüyle mi dünyaya hâkim oldu zannediyoruz? Büyük bir kültür ve medeniyet yarattılar. O olmasa, katiyen uzun ömürlü bir kılıç ve kol gücü başarısından söz edilemez.  Bunu bilmiyoruz. Yani tarih bilmiyoruz. Bu şuur olmayınca, her şey el yordamıyla oluyor. Birileri bir şey yapıyor, biz karşı tavır geliştirmeye yelteniyoruz. Reaksiyoner kalıyoruz. Din deyince bile öyle.  Erbakanların çizgisine tam oturan, binlerce yıllık Türk İnanma Geleneği’ni ve bin yıllık İslamlık devri tecrübesini bilmiyoruz. 

Okumuşlarımız, neyi okuyorlar? Dahası neyi düşünüyorlar? Düşünebiliyorlar mı? Belli bir dertleri var mı? Neyin sancısını çekiyorlar? Bütün bu sorular içinden çıkacak cevaplar sizin sorunuza da cevaptır. Yoksa falan veya filan üniversiteyi bitirmek bugün bir o kadar da değerli değildir. Hatta bir konuda profesörlük pâyesine ulaşmak bile eski değerinde değildir. Düşünebilen ve değer yaratan bir okumuşluk esastır. Şiirden anlamayan değilse bile zevk almayan, bir mûsikî zevki edinmemiş insan hangi meslekten olursa olsun, isterse profesör olsun işinde tam verimli olamaz. Sanat topyekûn hepimizi besleyen bir yüksek değer olarak anlayışımıza damgasını vurursa bir yere varırız. Sanat, düşünceye ve yaşayışa incelik veren esrarlı güçtür.

Edebiyat ve sanat alanında genel olarak bir durgunluk, bir niteliksizlik yok mu? Bu durgunluk ve niteliksizlik sadece milliyetçi camiada mı var? Özgün ve her anlamda sanatsal verimlerin düşüş sebeplerini neye bağlıyorsunuz?

Bu da güzel bir soru. Evet, genel bir durgunluk var. Sadece bizde değil, dünyada var. Sanat seviyesi de şaşılacak kadar geride seyrediyor. Bunun sebebi açık: insanoğlu, yeni zamanlarda dış dünyaya yöneldi. Artık, içimize bakmaya çok fırsat bulamayacak kadar dışımızla meşgulüz. Olağanüstü buluş ve gelişmeler, ortalama insan hayalini aşacak noktalara vardı. Sanatın uyandıracağı hayret ve hayranlık, bu gibi dış faktörler tarafından da baskılanıyor ve zayıflatılıyor. Yaratıcılık da dış dünyaya ve maddî şekillere büründü. Gittikçe iç dünya zenginleşmesinden, vicdan ve ahlâk tesviyesinden uzağa düşüyoruz. 

Bu sebeplerle, sanatta bir gerileme dönemine girildi. Bütün dünyada yüz yıl öncenin yüksek şiir, müziği, resmi vesaire sanat eserleri yaratılamıyor.

Bu da böyle bir dönem. Sanatta seviye düştü. Kaybolmadı, kaybolmayacak. Böyle iniş çıkışlar olur. Tarihe bakınca endişelenecek bir durum görmemek de mümkün. Çok geçmeden bu yoldan dönüleceği de söylenebilir. İş o dönüş zamanına hazır bir psikolojik ortamda bulunmakta.  Sanatsız kalmamak ve yapılabildiği ölçü ve seviyede eser verebilmekte. Tarlayı uzun dönem nadasa bırakmadan, mümkünse devamlı ekime hazır bulundurmak gibi.

Sizin de öğrenciliğiniz zor zamanlara denk geldi. Şiirleriniz bir mücadele yöntemi olabildi mi sizin için?

Sanat, bütün fikirlerimizin ve hayatımızın tadı tuzudur. Hani, hep söylenir ya, şekerde erimiş çay gibidir. Mücadelemizin esası kendimizi yetiştirmektir. O yetişmişlikle ötekine karşı bir duruş sergileriz. Sanat, bu duruşun tam omurgasıdır. 

Şiir tarzım itibariyle, angaje ve didaktik değilim. O tarzlarda eser verenler var. İyi olanları da var. Bizim Âkif gibi, Nâzım gibi. Yalnız o şekildeki şiirler fikirlere hizmet eder fikrine katılmam. Yahya Kemal ve Ârif Nihad da başka tür örneklerdir. Böyleyken, onlar kadar millî isim az bulunur. Benimkiler, daha da farklı bir havadadır. Adını etmeden fikir söylemek gibi bir tercihle söylenmişlerdir. Bir profesör arkadaşım, şiirlerimde hiç Türk kelimesinin geçmediğini söylemişti de, ben de “ İyi ya işte hepsi Türk.” demiştim. Bu, bir şarkının, bir türkünün iliklerimize kadar işleyen ve tam Türk oluşu gibi bir şey. Yahya Kemal, “Şu şarkı kadar Türk ne vardır?” derken bu çarpıcı noktayı söyler.

Benim şiirlerimi okuyanlar, onları birer kavga silahı görmezler. Öyle olmasını istemem de. Yalnız, onlar tam manasıyla beni söylerler. Cesaret edebilsem “bizi söylerler” derdim. En azından yaşadığım o devrin bendeki aksini ve ruhunu söylerler.

Yağmur hocam, davanıza hizmet etmek adına kültür sanat projeleriyle alâkadar olmayı tercih ettiniz. Maddi imkânsızlıklar ve bu tür faaliyetlere ilgisizlik sebebiyle de birçok projeniz yarıda kaldı. Kavga Günleri’nde bu konudan bahsediyorsunuz. Henüz kitabınızı okuyamamış olan Edebice okurları için, hem kitabınızdan hem de mevzu bahis projelerinizden kısaca bahseder misiniz?

Kavga Günleri, yaşadığımız günleri bir anlama denemesi. Öncelikle,  milliyetçilere karşı 2010 referandumu döneminde yapılan haksız ve  -affedersiniz- ahlâksız yakıştırmalara cevap olsun diye yazdım. “İşte ben geçmişimle yüzleşiyorum.. hatalarımı da sevaplarımı da objektif olmaya gayret ederek koyuyorum. Diğer fikir akımlarını ve ideolojik şekillenmeleri de teraziye koyuyorum… Siz de yazın, anlayalım, tartışalım... “ dedim. 

Yazan olmadı. Çünkü, müsülmancılarımızın öyle bir mücadele geçmişleri yok. Sosyalistlerimiz hiç olmazsa daha dürüst. Kendilerine yol vermediğimizi ve başardığımızı söylüyorlar. Müsülmancılarımız ahlâken yerlerde sürünüyorlar. “İslamcı” dememek için “müsülmancı” dediğimi anlamışsınızdır. 

Kavga Günleri, o günleri ve bugünleri anlamak için yazdığım bir deneme-hâtıra kitabı. Bir edebî ve fikrî eser. Milliyetçiliğe destan yazamadığım için bunu yazdım ve dedim ki, memleketin en temiz evlatları bu yola baş koydular. Onlara şükran duyarız, minnet duyarız. 

Benim neslimin milliyetçileri tarihte örneği binlerle görülmüş atalar mirası bir adanmışlıkla ileri atılmışlardı.

Hepsi çok çok değerlidir ama gönlünüzdeki değeri ötekilere nazaran biraz daha fazla olan bir şiiriniz var mı?

Madem mücadeleden bahsediyoruz, kitaba ismini veren Melâl Burcu’nu öne çıkarayım. O bir 12 Eylül şiiridir. 1981’de yayınlanmıştır. Zindanlara düşenlerin çektiği ıstıraplarla ihtilâl öncesinin acıları iç-içe söylenmiştir.  Sürgün Düşünceler ve Ufkun Dâveti, onu hazırlayan 12 Eylül öncesi şiirlerdir. Kavga Günleri’nde onlardan bahsettim.

Yeni milliyetçi edebiyat dergileriyle tanış oluyoruz. Son birkaç senede yayın hayatına atılan dergilerin sayısı arttı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Milliyetçilik, üzerine ölü toprağı serpilmiş bir hareketsizliğe düşmüştü. Bu halden bir silkiniş beklenirdi. Çünkü bu ölümsüz duygunun tohumu çürüyecek cinsten değildi. Bu dediğiniz kıpırdanışları, onun işareti gibi anlamak mümkün. Çok önemli çıkışlar. Siyasette kıpırdanma yok, derneklerde bir ses yok, Türk Ocakları gibi muazzam bir kuruluş bile susmuşken böyle bir sivil hareketlenme bana çok heyecan verici geliyor. Bir değil, iki değil, üç değil… Çok sayıda derginin memleketin her yerinden mantar gibi patlaması ümidimizi kamçılıyor. Her birini, yeterli-yetersiz demeden alkışlıyorum.  Seviye vadedenleri de var. Ayrıca seviniyorum. Hepsinin yolu açık olsun!

Önce Vatan Gazetesi

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İstanbul Fatura Basımı

avukat kartvizit

evden eve nakliyat

ofis taşımacılığı