Prof. Dr. HASAN ELİK ile KUR’ÂN-I KERÎM’DE ŞEFAAT Meselesini Konuştuk 2

(İKİNCİ BÖLÜM)

Prof. Dr. HASAN ELİK ile KUR’ÂN-I KERÎM’DE ŞEFAAT Meselesini Konuştuk 2

(İKİNCİ BÖLÜM)

03 Ağustos 2019 Cumartesi 18:55
31 Okunma
Prof. Dr. HASAN ELİK ile KUR’ÂN-I KERÎM’DE ŞEFAAT Meselesini Konuştuk 2

OĞUZ ÇETİNOĞLU
 

Oğuz Çetinoğlu: Tefsir âlimi Müneyyir’in de şefaat konusunda mütalâaları var…

Prof. Dr. Hasan Elik: İbnü’l-Müneyyir*, konuyu daha da açarak şunları kaydetmektedir:

Kıyâmet tek bir mekân ve tek bir günden ibâret değildir. O, elli bin yıllık bir süredir. (Me’âric 70/4)  Bâzı vakitleri şefaate müsâit olmayabilir ama bâzı vakitlerinde şefaatin olacağı vaat edilmiştir. Birçok âyet, kıyâmetin farklı boyutlarını ifâde etmektedir. Söz gelimi bir âyetteO gün ne aralarındaki akrabalık işe yarayacak ne de birbirlerinden yardım isteyebileceklerdir’ (Mü’minûn 23/10)  denilirken bir başka âyette ‘Onlar birbirlerine dönüp bakacaklar ve birbirlerinden günahlarının hafifletilmesini isteyeceklerdir.’ (Saffat 37/27) denilmektedir.  Kezâ, bir âyette “O gün insanlara da cinlere de ‘Siz günah işlediniz mi?’ diye günahları hakkında bir şey sorulmayacaktır (çünkü günahları malumdur).” (Rahmân 55/39)  denilirken bir diğer âyette: ‘Onları orada tutun çünkü onlara hesap sorulacaktır!’ (Saffât 37/24)  buyrulmaktadır. Görüldüğü gibi birbirinin karşıtı gibi görünen bu âyetleri, kıyâmetin farklı zamanlarına hamletmek gerekmektedir. Bâzı vakitlerinde yardım istemek mümkünken, bâzı vakitlerinde mümkün değildir. Şefaat de böyledir. Bu âyetleri, kıyâmetin ahvalinin, günlerinin farklılığına hamletmeden işin içinden çıkılamaz. 

Bu bahsi Muhammed Abduh*’un görüşlerini zikrederek tamamlayalım. Abduh, hadislerdeki şefaati şöyle yorumlamıştır:

Şefaatle ilgili nasslar müteşâbihtir. Bu konuda selefin tutumu, herhangi bir yorum yapmayarak onu Allah’a havale etmektir. Kıyamet günü ile ilgili olarak ifâde edilen şefaatin gerçeğini biz bilemeyiz. Allah dilediğine böyle bir rütbeyi verebilir. Ancak insanlar arasında bilinen şekliyle bir şefaatten Allah’ı tenzih ederiz. Bu konuda halefin görüşüne gelince onlar, şefaati te’vil ederek onu ‘dua’ şeklinde yorumlarlar. Nitekim şefaat konusundaki hadisler de bunu ifâde etmektedir. Allah’ın irâde ve hükmünden, şefaatçinin isteği üzerine vazgeçmesi söz konusu değildir. O ezelî irâde sâhibidir ve hükmünü icra edecektir. Burada Hz. Peygamber’in Allah nezdindeki değeri ifâde edilmektedir. Kesin olan şudur ki o gün bütün yetki sâdece Allah’a aittir. Hiç kimseye, Allah’a itaat ve O’nun rızasından başka kimsenin bir fayda vermesi söz konusu değildir.’ 

Zikredilen âyetlerin mefhumu muhalifinden hareketle bâzı İslâm bilginleri, Allah’ın izniyle şefaatin mümkün olduğunu savunmuşlardır.

Çetinoğlu: Hocam, ifâde buyurduklarınızın zihinlerde kalması için değerlendirme mâhiyetinde özetini lütfetmeniz mümkün mü?

Prof. Elik: Değerlendirmeye geçmeden önce Kur’ân öncesi toplumlardaki şefaat anlayışına temas etmek faydalı olur. Zira şefaat, İslâm öncesi birçok toplumun, özellikle Kur’ânın ilk muhatapları olan müşriklerin inancının temelini teşkil ettiğinden bu meseleyi İslâm açısından değerlendirebilmek için bu toplumların şefaat telakkilerini bilmek gerekmektedir. Zira Kur’ân, böyle bir kültür vasatında şefaat konusunu ele almaktadır.

İslâm öncesi toplumlarda şefaat anlayışı çok eskilere dayanmaktadır. Meselâ Eski Mısırlılar ve Yunanlılar, âhiret işlerini dünya işleriyle mukayese ederek dünyada bâzı önemli ve yetkili kişilerin, suçluların affedilmesine vasıta olduklarını dikkate alarak âhirette de böyle bir durumun söz konusu olacağına inanıyorlardı. Yahudiler de peygamberlerin kendi kavimlerinden olmalarına güvenerek onlar sâyesinde cehenneme girmeyeceklerine, girseler de çok az bir süre kaldıktan sonra oradan çıkarak cennete gireceklerine (Bakara 2/80) zira peygamberlerinin kıyâmette etkili olup kavimlerinin azap görmelerine râzı olmayacaklarına inanıyorlardı. Peygamberlerine atfettikleri şefaat yetkisini daha sonra din adamlarına da (ahbâr) tanımışlardır

Kezâ bâzı toplumlar; Allah katında kendilerine şefaat etmeleri için İsa Mesih*’e, meleklere, azizlere ibâdet ederken bâzıları da semâvî ruhları temsil ettikleri inancıyla ay, güneş ve yıldızlara ibâdet ediyorlardı. 

Böyle bir şefaat inancının temelini Tanrı anlayışında aramak gerekmektedir. Sosyolog Ali Şeriatî*'nin ‘Bir dini anlayabilmek için onun Tanrı tasavvuruna bakmak gerekir. şeklindeki tespiti bu bağlamda çok önemlidir. Bu toplumların adı geçen varlıklara ibâdet etmelerinin ve Allah’la kendi aralarında vasıta kılmalarının sebebi, ‘yüce ilâh’ın (Allah) beşerin kendisine doğrudan ibâdet etmesinden münezzeh olup insanın doğrudan ona ibâdet etmeye layık olmadığı şeklindeki anlayıştır. Ona ancak yüce varlıklar ibâdet edebilirler, normal insanlar da bu varlıklar vasıtasıyla Allaha ulaşabilirdi. 

Bu kısa izahlardan da anlaşılacağı üzere, Kur’ân’ın şirk* olarak nitelendirdiği şefaat inancında Allah devre dışı bırakılmamakta, bilâkis Allaha yaklaşmak için araya onun nezdinde değerli ve yüce kabul edilen vasıtalar sokulmaktadır. O halde şirk; dinsizlik değil, bâzı toplumların dindarlık algısıdır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam. Bâzı âyetlerin şefaati kesin olarak reddettiği görüşüne karşı, diğer bâzı âyetlerin, şefaati Allah’ın izniyle mümkün kıldığı yönündeki görüşler ne ölçüde isâbetlidir? Bir tarafta şefaati mutlak olarak reddeden âyetler, diğer tarafta Allah’ın izniyle şefaatin mümkün olduğu şeklinde anlam çıkarılan âyetler!.. Bu bir çelişki değil midir? Kur’ân, çelişkiden uzak bir kitap olduğuna göre bu âyetlerin telif edilmesi nasıl mümkün olacaktır?

Prof. Elik: Bizce mesele, Kur’ân’ın üslûbuyla ilgilidir, ‘illa’ istisna kaydından sonra ‘Allah’ın izni’ ile şefaatin mümkün olduğu şeklinde anlam verilen âyetleri doğru anlayabilmek için Allah’ın izin ve meşîeti (dilemesi) konusunda Kur’ân’ın üslûbunu dikkate almak gerekmektedir. Bu Kur’ânî üslûpla maksat, vaz edilen hükümden Allah’ın izin ve meşîetiyle* bâzı durumların hâriç tutulması mı yoksa nefyin kesinliğini ortaya koymak, bunun da Allah’ın izin ve meşîetinin sonucu olduğunu ifâde etmek midir?

Bir başka ifâdeyle; meşîetin, ilahî irâde tarafından şefaatin nefyi* yönünde mi tahakkuk ettiği yoksa ispatı yönünde mi tahakkuk edeceği mevzubahistir?

Bunu anlayabilmek için aynı üslûpta fakat başka konulardan bahseden bâzı âyetlere bakalım. Bunlardan biri ‘Biz sana Kur’ân’ı öğreteceğiz / vahyedeceğiz ve sen de Allah’ın unutmanı diledikleri müstesna O’nu unutmayacaksın’ (A’lâ 87/6, 7) şeklinde mânâlandırılan âyettir. 

Söz konusu âyeti bu şekilde anlamak doğru mudur? Ki anılan âyet ve benzerleri, görebildiğimiz birçok tefsir ve mealde üslûp farkı dışında bu şekilde anlamlandırılmıştır. 

Çetinoğlu: Hz. Peygambere Ku’ân’ı vahyeden ve onu tebliğ etmesini emreden Allah’ın, Kur’ân’ın bir kısmını ona unutturacağını dilemesi (meşîeti) anlaşılabilir bir şey midir? Böyle bir durum, bize ulaşan vahyin güvenilirliği konusunda birçok problem çıkarmaz mı? Şâyet Hz. Peygamber, vahyi unutma endişesi taşıyorsa bu endişeyi gidermek mi yoksa vahyin bir kısmını unutmasının Allah’ın dilemesi sonucu olduğunu ifâde etmek mi daha anlamlıdır?

Prof. Elik: Eğer ikinci şık kabul edilecek olursa o takdirde Hz. Peygamber’in endişesi giderilmiş olmayıp bilâkis O’nun kaygısının gerçekleşeceği teyid edilmiş olmaktadır ki bu pek anlamlı gözükmemektedir. Bilâkis, böyle bir durumda Hz. Peygambere İlâhî inâyet* ve desteğin sağlanacağı ifâde edilerek O’na güç ve moral verilmesi daha hikmetli gözükmektedir ki tesliye/teselli adı verilen bu yöntem, Kur’ân’da sıkça görülmektedir.  Nitekim filolojik* tefsirin öncülerinden Ferrâ* da buradaki ‘illâ’ istisna edatına ‘asla’ anlamı vermektedir.  Buna göre söz konusu âyetin anlamı ‘Biz sana Kur anı öğreteceğiz/vahyedeceğiz sen de Allah’ın meşîeti* sonucu onu asla unutmayacaksın.’ şeklinde olmaktadır.  

Çetinoğlu: Bu durum başka âyetler için de geçerli midir?

Prof. Elik: Aynı durum şu âyet için de söz konusudur:

Bahtiyar/mutlu insanlara gelince onlar Rab’binin dilemesi sonucu yer ve gök yerinde durduğu müddetçe (sonsuza dek) cennette yaşayacaklardır.’ (Hûd 11/108)  Eğer âyetin son kısmını ‘Ancak Rab’binin bunun aksini dilemesi hâriç!’ şeklinde anlarsak o zaman müminlerin ‘cennette bir müddet kaldıktan sonra Allah dilerse oradan çıkarılacakları’ gibi bir mâna anlaşılmaktadır ki bu, Kur’ân’da belirtilen, cennetin ebediyet ilkesine uymamaktadır. O halde, buradaki ‘illâ mâşâe’ ifâdesini ‘ancak Rab’bin dilerse o hâriç’ şeklinde bir istisna olarak değil, ‘Rabbinin dilemesi ve takdiri sonucu’ şeklinde anlamak gerektiği kanaatindeyiz.

Benzer üslûptaki bu âyetlerden de yararlanarak ‘Allah’ın izin ve meşîeti* olmadıkça şefaatin mümkün olmayacağı’ şeklinde yorumlanan âyetlerin Allah’ın, meşîetiyle bâzı kimselere şefaat izni vereceğini değil, bilâkis kimseye şefaat izni vermemiş olmasının, onun meşîetinin sonucu olduğunu ifâde ettiğini anlıyoruz. Buna göre, Allah’ın izin ve meşîeti, gelecekte olacak bir şey değil, olmuş bitmiş bir şeydir.

Bu durumda, bâzı âyetlerdeki istisna kaydından hareketle (Meselâ Bakara, 2/255) şefaate kapı aralandığını düşünmek, Kur’ânın şefaatin reddine yönelik ana mesajıyla uyuşmamaktadır. Dolayısıyla şefaate delil gösterilen ve ‘Ancak Allah’ın izin verdikleri müstesna!’ şeklinde Türkçeleştirilen ifâdenin -müşriklerin* şefaat anlayışını nefyederken*- İlâhî izne bağlı yeni bir şefaat anlayışı ikâme ettiğini düşünmek için müşriklerin şefaat bekledikleri varlıkların, Allah’ın izni olmadan, Allah’a rağmen şefaat edeceklerine inandıklarını kabul etmek gerekir ki bu durum vâkıaya uygun değildir. Zira müşrikler, ta’zim ettikleri varlıkların kendilerine, Allah’a rağmen değil, Allah’ın izniyle şefaat edeceklerine inanmaktadırlar. (Bakınız. Âraf 7/28, Nahl 16/35)  Hâl böyle iken onlara, ‘Şefaat ancak Allah’ın izniyle olur.’ şeklinde cevap vermek, zâten kabul ettikleri bir şeyi şart koşmak olur ki bu anlamsızdır. Dolayısıyla işâret edilen âyetteki ifâdesiyi ve başka âyetlerdeki benzeri ifâdeleri (Meselâ: Meryem 19/87; Tâhâ 20/109) ‘Ancak Allah’ın izin verdikleri şefaat edecektir.’ şeklinde değil, ‘Allah kimseye şefaat izni vermemişken, bâzı varlıklardan nasıl şefaat umarsınız?’ şeklinde anlamak gerekmektedir. Buna göre Allah’ın izni olmadıkça şefaatin olmayacağı şeklinde anlaşılan âyetlerle şefaatin açık ve kesin olarak reddedildiği âyetler aynı anlama gelmekte olup fark sâdece üslûptadır. Yoksa bâzı âyetlerde şefaat reddedilirken, bâzılarında Allah’ın iznine bağlanıyor değildir.

Aslında bağlamı ve ilk muhatapları dikkate alınarak okunduğunda, şefaatle ilgili bütün âyetlerin ‘müşriklerin şefaat inançlarına red’ mâhiyetinde olduğu anlaşılır. ‘Yüce varlıklar bizi Allah’a yaklaştırsınlar, bize O’nun katında şefaatçi olsunlar diye onlardan medet umuyoruz.’ (Zümer 39/3)  diyen müşriklere Kur’ân; ‘böyle bir inancın şirk olduğu, kıyâmet günü hâlis iman ve sâlih amelle elde edilecek olan Allah’ın rızasından başka kimsenin kimseye faydası olamayacağı’ (Zümer 39/43; Bakara 2/48) şeklinde cevap vermektedir.  Şefaatle ilgili âyetlerin târihi bağlam ve ilk muhatapları dikkate alınmadan lafzî* olarak anlaşılmaya çalışılmasının ne kadar yanlış sonuçlara götüreceği/götürdüğü muhakkaktır. Bâzı âyetlerin, Allah’ın izin ve dilemesiyle şefaatin mümkün olacağı şeklinde anlaşılması, işte bahsettiğimiz bağlamdan kopuk olarak yorumlanmasından dolayıdır.

Şefaatle ilgili görüşlerini aktardığımız Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu görüşleri de kanaatimizce, konuyla ilişkilendirilen âyetleri bağlamından bağımsız olarak yorumlamaları sonucu oluşmuştur. Bu durumu, görüşlerine delil olarak gösterdikleri âyetlerin yorumunda fark etmek zor değildir. 

Çetinoğlu: Misâl gösterebilir misiniz?

Prof. Elik: Hz. İsa’nın, kendisini ilahlaştıranlara reddiye sadedinde ‘Rabbim sen, beni ve annemi ilahlaştıran insanları cezalandırırsan bu senin bileceğin bir iştir, onlar senin kullarındır. Şâyet onları affedersen bu da senin yüce takdirindir.’ (Mâide 5/118)  anlamındaki âyeti, Hz. İsa’nın ümmetine şefaatinin delili sayarak ‘Madem ki İsa peygamber ümmetine şefaat ediyor, Hz. Muhammed neden etmesin?’ şeklinde bir yaklaşım, âyete bağlamı dışında bir anlam yüklemenin sonucudur. Böylece söz konusu âyet, Hz. İsa’yı şefaatçi/kurtarıcı olarak görenlerin, bu inançlarını eleştirirken bilakis onun delili kılınmış olmaktadır.

Yine nüzul* bağlamında düşünüldüğünde, müşriklerin şefaatçi kabul ettikleri varlıklardan âhirette umduklarını bulamayacakları, o gün ancak Allah’ın kendilerinden razı olacağı müminlerin kendilerini kurtarabileceklerini beyan eden âyeti (Tâhâ 20/109) şefaate delil kılmaları da bunun başka bir örneğidir.

Keza Ehl-i Sünnet’in şefaate delil gösterdiği lafzan* ‘Ey Muhammed! Kendi günahlarının ve kadın-erkek bütün müminlerin günahlarının bağışlanması için af ve mağfiret dile.’ (Muhammed 47/14) anlamındaki âyeti, nüzul* dönemindeki arka planı dikkate alarak anlamaya çalışmadığımız takdirde ciddî sıkıntılar söz konusu olmaktadır. Bu durumda ‘Hz. Peygamber’in, kendisinin ve bütün mü’minlerin Allah’tan affını isteyeceği günahları (zenb) neydi?’ sorusu akla gelmektedir. Bu âyetin yer aldığı suredeki (Muhammed) temel konu, Hz. Peygambere iman etmenin önemi, müşrik* ve münafıkların* O’na karşı tavırlarının eleştirisidir. Böyle bir bağlamda âyetteki ‘zenb*’ kelimesini, peygamberin işlediği ‘günah’ olarak düşünmek kabul edilebilir mi? Günahkâr bir peygambere insanların tâbi olması istenebilir mi? Kadın-erkek tamâmı günahkâr ilan edilen ashabın yüceltilmesi, örnek gösterilmesi, müşrikler tarafından nasıl karşılanırdı? gibi sorulara verilebilecek ikna edici cevaplar bulmak mümkün görünmemektedir. Hâlbuki âyette dile getirilen ve bağlama uygun düşen şey, Hz. Peygamberin müşrik* ve münafıkların* kendisini ve O’na inananları günahkâr / dalâlette* görmelerine aldırmayarak yoluna devam etmesi, bu suçlama ve düşmanlıkların son bularak müminlerin muzaffer olması için dua etmesidir.  Bu açıklamalarımızdan anlaşılacağı üzere söz konusu âyet, arka planı / nüzul* vasatı dikkate alınarak tefsir edildiğinde Ehl-i Sünnetin şefaat anlayışına delil teşkil edecek bir emâre, işâret taşımamaktadır. Ama âyetin nüzul vasatıyla ilgisi koparılıp sâdece lafzî* olarak ele alındığında ona şahsî, içtimaî, özellikle de mezhebî kabuller söyletilebilmektedir. Bu duruma düşmemek için, Kur anı; Hz. Peygamberin sireti / hayatı eşliğinde, bir başka ifâdeyle indirildiği dönemi dikkate alarak anlamaya çalışmak gerekir.

Çetinoğlu: Rahman’ın katından bir ahid almadıkça o gün hiç kimsenin bir başkasına şefaat etme hakkı olmayacaktır.’ (Meryem 19/87) Meâlindeki âyeti nasıl yorumlamak gerekir? 

Prof. Elik: Burada ‘Rahman’ın katından söz alanlar’dan maksat, şefaat sâyesinde kurtulacak kimseler değil, tevhid* inancına sâhip olan bütün müminlerdir. Nitekim birçok âyet, bu hususu sarâhaten belirtmektedir. Meselâ: ‘Allah’ın birliğine ve peygamberine inanan ve İlâhî emirlere uygun yaşayan müminler, hesap gününde herhangi bir korku ve endişe duymayacaklardır.’ (Yûnus 10/62-63)  ‘Tevhide inanarak İlâhî emir ve yasaklara uygun yaşayanlar, kıyâmetin dehşetinden etkilenmeyeceklerdir. Onlar, hak ettiklerinden çok daha büyük mükâfatlarla ödüllendirileceklerdir.’ (Neml 27/89)

Netice olarak; bâzı İslâm âlimlerinin şefaate delil gösterdiği âyetlerin bağlam itibâriyle savunulan şefaatle ilgisini kuramadık. Ayrıca Kur’ân’ın bütünlüğünü dikkate aldığımızda, aşağıda zikredeceğimiz hususların da şefaate imkân vermediğini düşünüyoruz:

1-Kur’ân’da ‘şirk*’ ile ‘şefaat’in iç içe ve aynı bağlamda zikredilmesi şüfea (şefaatçiler) ve şürekâ (Allah’a ortak kılınanlar) ifâdelerinin birlikte ve eş değerde kullanılmış olması, (En’âm 6/94) şirk dininin şefaat üzerine kurulmuş olduğunu, dolayısıyla şefaat eleştirisinin şirki eleştirmek, onu savunmanın da şirki savunmak olduğunu ortaya koymaktadır.

2-Daha önce değindiğimiz üzere, İslâm öncesi toplumlardaki şefaat inancının temeli, onların ‘Tanrı anlayışı’na dayanmaktadır. Bu anlayışa göre Tanrı ötelerde, yükseklerde; insan ise günahkâr bir varlık olarak kabul edildiğinden, O’na aracısız ibâdet etmek ve rızasına kavuşmak mümkün olmayıp, yaklaştırıcı vasıtalar gerekmektedir. Kur’ân, ‘Allah’ın insana şah damarından daha yakın olduğu’ (Kaf 50/16), ‘O’na doğrudan/vasıtasız dua-ibâdet etmesi gerektiği’ (Bakara 2/186)  hükmü ile bu anlayışın dayanağını temelden yıkarak aracıya ihtiyaç bırakmamıştır. Allah’a vasıtayla ibâdet edenlerin, O’nun rızasına da vasıtayla ulaşmak istemeleri, tutarlı bir mantık izlenimi vermektedir. Ancak aynı şey ehl-i tevhid* müminler için düşünülebilir mi? Böyle bir anlayış, Allah’ın vasıta kabul etmeyen mutlak ilmi, değişmeyen mutlak irâdesi ve sonsuz rahmetiyle bağdaştırılabilir mi? Şefaat, şirk dininin Tanrı tasavvuruna uygundur, ancak Kur’ân’ın Allah anlatımıyla bu anlayışı telif etmek* kabil değildir.

3-Bir nevi ‘haksız kayırma’ anlamına gelen şefaat anlayışını; herkesin kendi amellerinin karşılığını göreceği ilkesini koyan Kur’ân (Necm 53/39) ile  uzlaştırmaya çalışmak çok vahimdir.

4-Şefaat düşüncesinde, şefaat edeceği düşünülen kimselerin aşırı derecede ta’zim* edilmesi söz konusudur ki bu durum Kur’ân’ın beyanına göre tevhid inancından sapmaktır. (Tevbe 9/31)

(DEVAM EDECEK)

Önce Vatan Gazetesi

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.