FOTOĞRAF SANATININ İLK VE TEK DEVLET SANATÇISI OZAN SAĞDIÇ

TÜRK FOTOĞRAF TARİHİNE İZ BIRAKANLAR

05 Ekim 2020 Pazartesi 00:05
1020 Okunma
FOTOĞRAF SANATININ İLK VE TEK DEVLET SANATÇISI OZAN SAĞDIÇ

NEDRET HOTUN

TFSF 2020-2021 etkinlik yılına Fotoğrafın Duayen ismi ‘Ozan Sağdıç’ın adını verdi. Bu yıl Ozan Sağdıç yılı olacak. Sanatçının fotoğraf kamuoyunca hatırlanması, tanıtılması ve vefa borcunun yaşarken ödenmesi bağlamında sevgili hocamız ile ‘Önce Vatan Gazetesi’ adına söyleştik. Ozan Sağdıç’ın hayat hikayesinin bir bölümünün yer aldığı röportajımızı siz değerli okurlarımızla buluşturmaktan mutluluk duyuyoruz.  

-Ozan hocam merhaba, Türk Fotoğraf Tarihine İz Bırakan Sanatçılar’da duayensiniz. Bir ömür verdiğiniz fotoğraf sanatı hikayeniz nasıl başladı? Bize biraz çocukluğunuzdan bahseder misiniz? Ozan Sağdıç kimdir hocam?

Çocukluğumdan itibaren görsel sanatlara karşı bir eğilimim varmış sanırım. Edremit’te İlkokulun ilk üç sınıfını okutan öğretmenim aynı zamanda ressamdı. Komşumuzdu, yeteneğim olduğunu görmüş olmalı ki, bana kendi evinde resim dersleri vermeye başladı. Dördüncü ve beşinci sınıfları okutan öğretmenin ise çok bilgili ve otoriter bir hanımdı. Onun gözetiminde duvar gazetesi hazırlayıp sınıfların açıldığı salonun duvarına asıyorduk. Bir kız arkadaşımın el yazısı güzeldi. Benim tek tek söylediklerimi o yazmakta idi. Gazetenin başlığı yanına “Başyazarı ve ressamı: Ozan sağdıç” yazmak öğretmenimizin fikriydi. Herhalde bizi özendirmek istiyordu. O zamanlar yaşım henüz dokuz-on idi.

Orta okulu yatılı olarak İzmir Buca Ortaokulu’nda okudum. Orada, şansıma resim öğretmenimiz daha sonraki yıllarda kayınpederim de olacak ünlü ressam Âbidin Elderoğlu idi. Bize o yaşlarda perspektif dersleri verdi, oran armonisini öğretti. Bu tür bilgileri iyi özümsedim sanıyorum.

Annemin babası milletvekili idi, onlara “Fotoğraflarla Türkiye” adında Almanya’da basılmış çok güzel bir albüm armağan etmişler. Kitapta adı yazılı değildi ama daha sonraki yıllarda o albümdeki fotoğrafların Othmar tarafından çekildiğini öğrenmiştim. İşte oradaki fotoğraflarda sıradan çekilmiş fotoğraflarda pek bulunmayan estetik öğelerin olduğunu fark ettim, bunu kendi kendime sorguladım. Bir çerçeve içinde anlamlı bir kompozisyon yaratma fikrine genç yaşlarda ulaştığımı sanırım.

-Size ‘Türkiye’nin hikayesini çeken fotoğrafçı’ deniyor, bu hikaye nasıl başladı, bize biraz anlatır mısınız?

Henüz fotoğraf makinam yokken gelip geçtiğim yerlerde, ya da insanlar içinde bulunurken “şimdi burada bir fotoğraf çekecek olsam, şu açıdan bakardım, biraz sağa kayardım ya da sola kayardım, şunu ön plȃna alırdım gibi kendi kendime temrinler yapar dururdum. Bunu bir alışkanlık haline getirmiştim. 

Yıl 1953, lise 3’üncü sınıfı okumuş, 19 yaşında bir gençtim. Ülkede döviz sıkıntısı vardı, hiçbir fotoğraf makinası ithal edilemiyordu. Bir baba dostuna satması için kutu makina dediğimiz, en basitinden iki adet fotoğraf makinası gelmişti. Onlardan birisini satın aldık. Hemen daha önce çekmeyi düşündüğüm noktadan Edremit’in kubbeli tek tarihi camii olan “Kurşunlu Cami”nin görüntüsüydü. Caminin yakın plȃndaki iki cumbalı evin siluetleriyle çerçevelenmiş olması, o yaşta hiç deneyimsiz bir gencin ilk örneği olarak kompozisyon kurma

becerisinin olağanüstü bir belirtisiydi sanırım. Onun dışında çektiğim tüm fotoğrafları ayni duyarlılık içinde çekmeye çalışmışımdır. 

Fotoğrafın okulu yoktu. Bu konuda ilerlemek ancak bir fotoğrafhanede çıralık ile mümkün olabilir düşüncesiyle İstanbul’a gittim. İlk başvurduğum fotoğrafhane sahibi, beni işçi gibi alacağına, o zamanlar çok etkin bir dernek olan “İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği”ne kâtip yaptı. Bu sayede İstanbul’daki zamanın bütün fotoğrafçıları tanımış oldum. 

-20. Yüzyılın 2.Yarısında Hayat Mecmuası kariyeriniz nasıl başladı Ozan hocam?

Emanet bir makine ile kırk kadar İstanbul manzarası çekmiştim. Cumhuriyet gazetesinde “Manzara fotoğrafları satın alınacaktır” diye bir ilân görmüştüm. Verilen adrese gittiğimde fotoğraflarıma bakanlar Vedat Nedim Tör, Şevket Rado ve Hikmet Feridun Es gibi ünlü kişilerdi. Fotoğraflarımı beğendiler. Bana, bir kaç ay sonra çıkacak olan Hayat dergisi için “Gazetecilik mesleğinde tecrübesi olmayan, taze bir göz arıyorduk, onu sende bulduk, bizimle çalışır mısın?” dediler. Kısmetmiş oldu.

-Çektiğiniz sahne fotoğraflarının beğeni kazanması size nasıl bir ufuk açtı, biraz bahseder misiniz?

Ünlü komedyen Muammer Karaca yepyeni bir tiyatro sahibi olmuştu. Akşam dokuzda kendi oyunlarını oynuyordu. Ayni sahnede Muhsin Ertuğrul’un gözetiminde “Saat Altı Oyunları” adı altında daha ciddi oyunlar oynayan farklı bir ekip de yer alıyordu. İlk oyunda rol alan sanatçılar devlet tiyatrosundan istifa edip gelmiş olan Yıldız ve Müşfik Kenter kardeşler idi. Dergim için magazin haberi olur düşüncesiyle oyunun sahnelerinden fotoğraflar çektim. Muhsin Bey’in Mefkure Hanım adında bir sekreteri vardı. Benim fotoğraf çektiğimi görünce “Bizim için de çeker misin” demişti. Çektiğim fotoğraflardan bir bölümünü basıp ona vermiştim. Başka bir vesile ile yeniden tiyatroya gittiğimde, Muhsin Bey orada imiş. Mefkure hanım ona “O fotoğrafları çeken işte bu çocuk” dedi. Muhsin Bey yanağımı okşadı. “Paşam, sakın bu işi bırakma, devam et. Ankara’da Osman Darcan vardı. İstanbul’da doğru dürüst tiyatro fotoğrafı çekecek adam bulamıyorum. Ben seni Şehir Tiyatroları’na da tavsiye edeceğim” dedi. Bu iş de böyle başlamış oldu.

Kısa bir süre sonra Hayat dergisinin Ankara’da büro açması söz konusu olmuştu. Ben kendi İsteğimle Ankara’ya atandım. Devlet Tiyatroları ve Operası tek kurumdu. Her yeni oyun bir haberdi, her sanatçı bir röportaj konusuydu. Bu yüzden biraz içli dışlı olduk. Sahneden fotoğraf çekerken bazen tiyatronun fotoğrafçısı Osman Darcan ile yan yana çalışırdık. Yaşlıydı, günün birinde o vefat etti. Tiyatro idaresinin benden başka alternatifi yoktu. Haliyle, o işi ben devralmış oldum. 15-16 yıl kadar Devlet Tiyarolarının fotoğraflarını çektim.

-Kapadokya’ya her zaman ilginiz vardı, bunu nasıl taçlandırdınız?

Kapadokya’yı i̇lk ziyaretim 1962 yılında olmuştu. Diğer illere de yetişmek zorunda olduğum için fazla kalamamıştım. Ama oradaki arazi yapısı hep aklımda kalmıştı. Yurt taraması işim bitince hemen yine Kapadokya’ya koştum. Üstüste yedi yıl çalışmışım. Turizm yılı her yıl turizm Bakanı tarafından Ankara’da açılırdı. 1980 yılında ilk kez bir turizm merkezinde ve cumhurbaşkanı tarafından açılması uygun görülmüş. İlk turizm merkezi de Kapadokya bölgesi olarak saptanmış. Büyük bir tören olacakmış. Bakan ve Müsteşar beylerin çalışmamdan haberleri vardı. Beni çağırdılar ve ne yapabiliriz diye sordular. Ben de onlara tanıtıcı özelliği olan bir albüm-kitap ve bir de müzikle senkron da diaproma gösterisi önerdim. Kitabım daha sonra yayınlanan neredeyse tüm popüler rehber kitaplara kaynak olmuştur.

Diaporama gösterisini ilk kez Kapadokya’daki Turban tesislerindeki törenler sırasında yapmıştık. Seçtiğim gizemli bir müzik sayesinde bu dünyada değil de fantastik bir dünyada çekilmiş etkisi veriyordu. O sıralarda Kapadokya’nın Dünya Kültür Mirası listesine alınması söz konusu idi. Unesco’dan bir heyet de konuk olarak açılışa davet edilmişlerdi. Onlar bu gösteriyi görünce “Bizim genel kurulda savunma yapmamıza gerek yok. Bu gösteri genel merkezimizde gösterilsin yeter” dediler. Bakanlık olanak sağladı, tası tarağı topladık gösteriyi Paris’te UNESCO genel kurul salonunda gösterdik. Oradaki delegelere “Vay be” dedirttik.

-Şiir sanatına ilginiz de var, bu ilgi sizi nereye götürdü hocam?

Dedem şairmiş, çok güzel gazelleri var. Babam da şairdi, üstelik şairler yetiştirmiş bir şair! 1941 yılında basılmış “Milli Şiir Ahengi” diye bir kuram kitabı bile var. Onun dost meclisleri hep şairlerle ya da şiirseverler ile olurdu. İstesem istemesem kulak dolgunluğu oluyor. “Fotoğrafçı olarak isim yapmak istiyordum, benim içimde şairlik ruhu varsa fotoğraflarıma yansısın” desem de, hani iki taş arasından fışkıran filizler vardır ya, işte onun gibi bir yerlerden fışkırıp çıkıyor şairlik yanım. Ayrıca fotoğraflarımı çok şairane bulup “Fotoğrafın Ozanı” olarak da isimlendirilenler çıkmadı değil. Henüz gün yüzü görmemiş özgün şiirlerim pek çok. Hayyam çevirilerimi gören ilk Kültür Bakanı’mız Talat Sait Halman “Yahya Kemal, Abdülbaki Gölpınarlı ve Sabahattin Eyuboğlu gibi muazzam isimlerini zikrederek, “Ozan Sağdıç’ın uyarlamaları bunların çok üstünde” diye bir kayıt düşmüştü basılan kitabın önsözünü yazarken. Bunu kendim demiş olsam megaloman damgası yemiş olurdum. Hayyam’dan sonra Mevlâna’nın 2200 rubaisinin aynı üslupta manzum çevirisini yaptım. Sadi’nin Bostan’ının tümünün manzum çevirisi de kaleminden çıkmış vaziyette. Hâfız’ın gazellerinden sonra, şimdi sıra Molla Cami’ye geldi, onunla uğraşıyorum. Beydeba ve Tagore”u es geçmedim. Batı dünyasından da Lorca’dan Yevtuşenko’ya kadar çevirilerim var. 

-1950 yılından beri fotoğraf çekiyorsunuz. ‘Devlet Sanatçısı’ ünvanı verilen tek fotoğraf sanatçımızsınız. Bu ünvan size neden ve ne zaman  verildi Ozan hocam? 

Bu ünvan önce büyük müzisyenlere veriliyordu. Zamanla sahne sanatçılarına, ressamlara, edebiyatçılara genişletilip durdu. Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı sırasında Sayın Demirel “Siz fotoğrafı sanattan saymıyor musunuz, onların başı kel mi” demiş, listeye fotoğrafçı adı da ekleyelim denilince, ilk benim adım akla gelmiş. Bu ünvan, aslında devletin bir iftihar listesidir. Devlet memuru olan sanatçıların maaşlarına ve emeklilik yaşına birazcık etkisi vardır. Ama devlet memuru olmayanlar için, sadece onursal bir değer taşır. Aslında devletin sanatçılarla övünmesi güzel bir şeydi. Sanatçılar arasında ikilik yaratıyor diye dava konusu filân oldu, bizden sonra bu uygulama yürürlükten kaldırıldı. Bu yüzden ben ilk olmakla birlikte tek de kaldım. Devam etseydi başka arkadaşlarımız da nasiplerini alacaklardı elbette. 

-Aklınızda yapmak isteyip yapamadığınız, içinizde ukde kalan fotoğraf projesi var mı hocam?

Oldukça verimli bir süreç yaşadım sanırım. Biraz İstanbul’u erken terk edip Ankara’da kaldığım, biraz da yaratılış bakımından yırtık bir insan olmadığım için, hazır sayılabilecek bir çok eserim yayınlanamadı. İçimde ukte olan en önemli şey, yeniden keşfedilme arzumdur. Bende bu potansiyel var. Ama galiba ortamda da yavaş yavaş bir kıpırdanma da mevcut. Bakalım, hadi hayırlısı.

-Türk veya Dünya Fotoğrafında etkilendiğiniz fotoğrafçılar kimlerdir? 

Farkında bile değilim. Kimseyi örnek aldığımı anımsamıyorum. Niye kopya çekeyim ki. İnsanın kendi yolunu bulduracak kendi aklı yok mu? Ben hayatım boyunca özgün olmayı, bize göre biri olmayı benimsemiş biriyim. Henri Cartier-Bresson’un fotoğrafları genellikle bir ironi taşırlar ya, benim fotoğraflarım da biraz mizahi karakterdedirler. İşte, yani benim ondan esinlendiğimi filân yazıp çizenler oldu. Halt etmiş böyle diyenler. Ben o tür fotoğrafları çektiğim zaman saf bir Anadolu çocuğuydum. Ne Breson’dan ne de başka bir yabancı fotoğrafçıdan haberim yoktu ki. O fotoğrafçıları ben seneler sonrası tanıdım. Bu sorunu ortaya atanları ben yine ironik bir yanıtla karşılıyorum. “Ha!” diyorum, “Fransızların da bir Ozan Sağdıç’ı var, benim gibi fotoğraflar çekmiş” iyi mi? 

-Yaşanmışlıklarınız ve fotoğraflarınız bir dönemi anlatıyor. Sizin de arşiviniz saklanıyor mu? ‘Ara Güler’ arşivi gibi toplumla buluşacak mı?

Arşivimi şu anda ben kendim korumaya çalışıyorum. Birikimimin elbette maddi olarak bir değeri vardır. Ama Türkiye Cumhuriyeti için, bir Türk fotoğrafçısının kendi çağında önemli işlere imza attığını belgelemiş olması bakımından manevi değeri çok daha yüksektir. Ara Güler’in şanslılık yüzdesini gözden kaçırmamak gerekir. Dünyanın merkezi neresi? İstanbul. İstanbul’un merkezi? Galatasaray! Şans buradan başlıyor. Ara Güler dünyanın göbeğinde oturuyordu. Sırf bu konumun nasıl bir şans olduğunu anlatabilmek için koskoca makaleler yazılabilir. Ayrıca onun en büyük şanslarından biri de yakın arkadaşı Perihan Kuturman oldu. Onun fotoğraflarını hikâyeleştirip dünyanın en önemli yayın organlarına servis yaptı. Ona Amerika’da iş ayarladı. Sayın Ferit Şahenk de Ara’nın arşivine sahip çıktı, çok isabetli bir iş yaptı. Ona hem Ara Güler adına, hem de Türk fotoğrafçılığı adına teşekkür borçluyuz,

Yalnız şunu da ilave etmeliyim ki: Tek çiçekle bahar olmaz. “Keşke bir Ferit Şahenk daha ortaya çıksa da, beni de keşfetse” diye yanıtlamak istiyorum bu sorunuzu. 

-Değerli katkılarınız ve içten söyleşiniz için çok teşekkür ediyorum hocam. Bizim sormayı unuttuğumuz ya da sizin bize söylemek istediğiniz son bir şeyler var mı? Sevgi ve saygı ile..

Bir gazete sayfası yetmez ki. Epey gevezelik ettik, bu kadarı yeter sanırım. Benden de esenlik dilekleriyle teşekkürler… 

Önce Vatan Gazetesi

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.