Duayen gazeteci araştırmacı yazar: Orhan KARAVELİ

Sevgili duayen gazeteci, ayaklı tarih, araştırmacı usta yazar, yıllardır dostumuz olan, aydınlık Türkiye’nin asil yüzü, saygın kalemi Sayın Orhan Karaveli ile on yılın ardından tekrar röportaj yapma şansına eriştik. Galatasaray Lisesinin 150. Yılından, Türkiye’nin devlet büyükleri, ünlü şairleri, özel şahsiyetlerle yaşadığı anıları ve yeni projelerine kadar çok konuyu konuştuk, ne zaman yetti ne doyabildik tatlı diline, öz Türkçesine esprili anlatımına. Kibar entellektüel bir beyefendi, Atatürk aşığı da olunca ayrı bir zevk oluyor sohbet ve donanımından feyz alıyorsunuz. Galatasaray’ın elit duayenler camiası bizleri her zaman bağırlarına bastı çok teşekkürler ve birbirlerine olan bağlılıklarına, dostluklarına, şeker muzipliklerine, paylaştıkları dehalarına, vatan sevdalarına hep hayran kalmışımdır, belki de bu nedenle daima sıcak samimi bir ilişkimiz oldu saygı, sevgi çerçevesinde Sayın Orhan Karaveli’yi anlatmaya sayfalar yetmez, sizinle gurur duyuyoruz, Atatürk’ün ışığını taşıyan bize örnek değerli bir büyüğümüzsünüz, doğru bildiğini söylemekten çekinmeyecek kadar da övünçlü, tüm eserleriniz takdire şayan, bazı insanlar vardır onlar ekoldür, her hareketi, davranışı ve sözü devrim yaratır, siz de onlardansınız, var olun.

Duayen gazeteci araştırmacı yazar: Orhan KARAVELİ

Sevgili duayen gazeteci, ayaklı tarih, araştırmacı usta yazar, yıllardır dostumuz olan, aydınlık Türkiye’nin asil yüzü, saygın kalemi Sayın Orhan Karaveli ile on yılın ardından tekrar röportaj yapma şansına eriştik. Galatasaray Lisesinin 150. Yılından, Türkiye’nin devlet büyükleri, ünlü şairleri, özel şahsiyetlerle yaşadığı anıları ve yeni projelerine kadar çok konuyu konuştuk, ne zaman yetti ne doyabildik tatlı diline, öz Türkçesine esprili anlatımına. Kibar entellektüel bir beyefendi, Atatürk aşığı da olunca ayrı bir zevk oluyor sohbet ve donanımından feyz alıyorsunuz. Galatasaray’ın elit duayenler camiası bizleri her zaman bağırlarına bastı çok teşekkürler ve birbirlerine olan bağlılıklarına, dostluklarına, şeker muzipliklerine, paylaştıkları dehalarına, vatan sevdalarına hep hayran kalmışımdır, belki de bu nedenle daima sıcak samimi bir ilişkimiz oldu saygı, sevgi çerçevesinde Sayın Orhan Karaveli’yi anlatmaya sayfalar yetmez, sizinle gurur duyuyoruz, Atatürk’ün ışığını taşıyan bize örnek değerli bir büyüğümüzsünüz, doğru bildiğini söylemekten çekinmeyecek kadar da övünçlü, tüm eserleriniz takdire şayan, bazı insanlar vardır onlar ekoldür, her hareketi, davranışı ve sözü devrim yaratır, siz de onlardansınız, var olun.

20 Nisan 2018 Cuma 11:51
1228 Okunma
Duayen gazeteci araştırmacı yazar: Orhan KARAVELİ

Merhaba Orhan Bey. Sizinle yaklaşık 10 yıl önce sizin evinizde çok samimi bir röportaj yapmıştık

O kadar geçti mi?

Evet, o kadar oldu gerçekten de. Ama siz hiç değişmemişsiniz. Ben yine aynı heyecanda, siz yine aynı yakışıklılıkta, yine beraberiz. Siz müthiş bir gazetecisiniz. Sizin gibi bir gazeteci ile röportaj yapmak ayrıca heyecan ve mutluluk veriyor bana. Araştırmacı ve yazarsınız. Cumhuriyet, Milliyet ve Vatan gazetelerinde de yazdınız yıllarca. Okul yıllarında aldığınız ödül ve fotoğraf makinesi belki de yöneltti sizi gazeteciliğe. Hala duruyor. Daktilom da duruyor. Ben hala daktilo kullanıyorum.

Ne kadar güzel. Onun sesini ben hiç unutamam. Çok severim. Babam da kullanırdı. Bu 70 yıllık meslek  hayatınızda sizde iz bırakan, unutamadığınız olaylardan en önemlisi desem, ne anlatırsınız?

Daha önce yani 1950'den önce benim bazı gazetelerde daha Galatasaray'da öğrenciyken yazılarım çıktı. Ama benim gazeteciliğe başlama tarihim olarak 1950 yılında İstanbul'da yayınlanmaya başlayan mavi başlıklı Yeni İstanbul'du. Bütün gazetelerin başlıkları Cumhuriyet, Hürriyet, Vatan, Son Posta... Hepsi bildiğiniz gibi kırmızıdır ama Yeni İstanbul mavi idi. Birçok bakımdan o gazete farklı olmaya çalıştı. Sahibi bakımından da enteresandı, sahibi gazeteci değildi. Tütün tüccarıydı. Yurtdışında yaşıyordu, ben kendisini hiç görmedim. Bu durumda dediğim gibi, 70 yıla yakın bir meslek hayatım var.

Yani çok şey yaşadınız tabii ama en size dokunan, unutamadığınız olayı sizden dinlemek istiyoruz

Gazetecilik yaşamımda tabii çok farklı insanlarla tanıştım. İngiltere'nin eski kralı Charles de Gaulle ile, Adnan Menderes ile ve daha birçok isimle bir araya geldim. Bu bir gazetecinin hayatında çok önemli olaylar ve de çok önemli fırsatlardır. İnsan bunların bazılarını tam olarak değerlendirebiliyor, bazılarını ise yeterli değerlendiremiyor. Benim unutamadığım, beni hem çok mutlu eden gazetecilik açısından, ama gerçekler bakımından da son derece üzen olay; Nazım Hikmet ile 1960 senesinde ölümünden 2 buçuk - 3 sene kadar önce Moskova'da karşılaşmam ve kendisinden de büyük ilgi görüp, 15 gün boyunca kendisiyle ahbaplık etmemizdir. Bir abi kardeş, baba oğul gibi vakit geçirmiştik. Onun da bir Galatasaray serüveni var. O da 1 sene okuduktan sonra masrafları aileye fazla geldiği için okuldan ayrılmış. Vatan haini gözüyle bakılan ve kendisine neredeyse aktif hayatının yarısını hapislerde geçirtmek gibi hiç hak etmediğine inandığım cezalarla karşılaştı ama bunların hepsine göğüs gerdi. Çok farklı bir insan olduğunu görüp çok üzülmüştüm. Böylesine vatansever bir insan, böylesine güzel bir insanın damgalanması beni çok üzdü.

Siz Galatasaray Lisesi mezunusunuz. Toplantılarınıza ben de yıllardır katılıyorum. Birbirinize çok bağlısınız.  Ve Galatasaray Lisesi’nin  150. yılı kutlanıyor. Bununla İlgili duygularınız nedir?

150.  Yılı kutlarken aklıma birden 100. yıl geliyor... Orada da bir mutluluğum olmuştu. 1960 senesinde 100. yılımız kutlanırken o zamanın Fransız cumhurbaşkanı Charles de Gaulle da İstanbulda'ydı. Zannederim bir devlet davetlisi olarak gelmişti. Ama Galatasaray'da da Fransızca dilinde eğitim veriliyor olması etkili olmuştur. O zamanlar Fransız cumhurbaşkanıydı, son derece beyefendi ve kültürlü biriydi. Dünya olaylarından haberdar biriydi. Şimdilerde politikacılara baktığımızda; o eğer Fransız cumhurbaşkanı ise, Trump başka bir şey herhalde diye düşünüyorum. Yani ikisi de cumhurbaşkanı oluyor. Üstelik biri dünyada daha egemen, daha büyük bir isim Donald Trump. İnanılır gibi değil... Birinden biri yanlış bir pozisyonda, bu çok açık. Bizim konferans salonumuzda, daha sonra Tevfik Fikret Salonu olan salonumuzda konuşma yapmıştı ve çok az sayıda insan vardı. Ben oraya gazeteci olarak kabul edildim. Konuşma metni hala bende var. Bizim büyük şairlerimizden haberdar olduğunu, Türk Fransız dostluğuna verdiği önemi belirtti. 50 sene oldu, elinde hazır bir konuşma metni bir kağıt yoktu. Bir Atatürk Türkiyesi'nden farklı bir Türkiye'ye geçtik. Bu geçiş ilerleme olan bir geçiş değil gibi geliyor bana.

Adnan Menderes ile tanışmanız nasıl oldu?

1950 senesinde gazeteci olarak Amerika'da bulunurken Adnan Menderes ile karşılaştım. Menderes biliyorsunuz 10 yıllık bir süreçte başbakanlık yaptı. Çok ilginç bir kişilikti. Çok mütevazi, iyi yetişmiş, bilmediklerini söylemekten çekinmeyen biriydi. Örneğin, Amerika seyahatinde ben Vatan'da yazıyordum. Menderes'in politikalarını da beğenmiyordum. Muhalif bir kişiliğim olduğunu biliyordu ve buna rağmen ben yanlarındaydım ve o tarihlerde bozulan, ne tarafa gittiği belli olmayan günler yaşıyordu Türkiye. O zamanlar bunu hissetmiştim Amerika'ya gittiğimde de bunu hissetmiştim, Türkiye'ye döndükten sonra da bunu gördüm. Nitekim döndükten sonra 27 Mayıs'ta da Türkiye'de ilk defa bir askeri darbe yaşandı ve bunun sonucunda da ne yazık ki idamlar başladı. En sonunda da idamlar son 3 kişiye geldi ve aralarında Menderes de vardı. Anayasaya ihlalden asıldı onlar. Menderes ile seyahat sırasında enteresan bir şey yaşamıştım ben. Bugün cumhurbaşkanın özel uçakları var ve ona özel hizmet ediyorlar. Bu durum kim bilir devlete kaça mal oluyor. Ama Menderes o zaman tarifeli uçakla yolculuk yapmıştı... Menderes'in beraberinde geldiği 3 büyük gazeteden kişiler vardı. Cumhuriyet, Milliyet ve Hürriyet vardı. Demokratik bir ortamdı kısacası. Menderes'e eşlik ettiler, sohbet ortamı vardı. Hep birlikteydik devamlı. Ben de Menderes'in yanından hiç ayrılmadım. Çünkü Vatan'da yazacaktım ve gazeteciliğimi eksiksiz yapmak istiyordum. Seyahat sırasında bir kusur bulayım da yüzüne söyleyeyim istemiştim. Kusur gördüğümde söylemekten çekinmeyen biriydim ben. Yemek sırasında bakıyorum insanlar sağ elleri ile yemek yiyorlar, halbuki yanlış. Böyle bir şey olsa bunu ben Menderes'e söylerdim. Ama bunun yanında da gördüğüm her şeyi söyledim. 

Otelde bir konuşma yapacaktı Menderes ve konuşması da öncesinde hazırdı zaten. Planı önceden duyurulurdu. Şurada konuşma yapacak, şuraya gidecek gibi... Bu toplantıya katılmak için otele gittik. Balo salonunda yemek yeniliyordu ve herkes buraya girmek için para ödüyordu. Bu para da derneklere bağışlanıyor denilmişti. Burada Menderes'i tanıttılar. Atatürk'ün enerjik kişiliğine benzeyen diye abartılan sözlerle onu tanıttılar aslında. Biz de ön sıralardaydık. Menderes cebinden beyaz bir kağıt çıkardı ve Türkiye'nin iktisadi durumu nedir bunlardan bahsetti. O zamanlarda da bugünkü cumhurbaşkanının da dediği gibi "Siz sağdan soldan söylenenlere bakmayın, Türkiye'nin durumu iyi" dedi. "Her şey yolunda" imajı veren bir konuşmaydı Menderes'in konuşması... Sonrasında akşam oldu bizler otelimize gittik. Şehirlerarası askeri uçaklarla geziyorduk orada. Akşam otelde yemekten sonra oturuyorduk. Menderes bana bu daveti ilk yaptığında ben yanına başkalarını da alacak sanmıştım. Mesela Abdi İpekçi... Benim çok iyi arkadaşımdır zaten. Bu davet neden bana yapıldı diye düşündüm. Muhalif gazetenin yazarısın. Seni biraz tanıyıp yanında olarak belki seni biraz da olsa etkilemek istemiş olabilir diye düşündüm. "Nasıl buldunuz konuşmamı" demişti bizlere. "Beyefendi harikasınız, Türkiye'nin durumunu çok güzel anlattınız, keşke herkes sizin gibi konuşabilse, ne güzel açıkladınız" gibi yorumlar geldi. Sonra Menderes bana yöneldi. Bana da "söyle bakalım düşman gazeteci" diyordu. Ben muhalif gazetedeyim ya, düşmandım ona göre. Ben de bir iki defa "Beyefendi ben niye size düşman olayım? Siz benim babam yaşımdasınız" demiştim. Ben onun saçlarına bakıyordum baktığımı anladığında "boya değil, boya değil" demişti bana. "Söyle bakalım sen ne düşünüyorsun" dedi bana. "Sayın başbakan, ben orada konuşmanızı berbat buldum" dedim. "Niçin böyle düşündüğümü de anlatayım isterseniz" demiştim, anlatmamı istemişti. "Bakın sayın başbakan" dedim, "Ben Amerika’ya daha önceden geldim. Burada insanlar birini dinlerken onun itina ile konuşmasına bakarlar. Hepsi 500 dolar para verdiler gelip sizi dinlemek için. Bu insanlar önceden yazılmış şeyleri dinlemek için bu parayı vermezler. Sizin konuşmanız, ingilizceniz çok güzel" dedim. "Yaa, öyle mi" dedi. Ertesi günü de ziyaret ettiğimiz çelik fabrikatörlerin olduğu yerdeydik, ismini hatırlamıyorum şimdilerde. Oraya kadınların girmesi yasaktı, halen öyle mi bilmiyorum. Menderes; hiç unutmam, sizin bluzunuzdan daha koyu kırmızı kadife bir koltuğun arkasına geçip elini koltuğa dayayarak Türkiye'nin durumunu harika bir ingilizce ile anlattı. Bu sefer elinde kağıt yok, doğaçlama konuşuyor. Muazzam bir alkış aldı... O sahneyi hiç unutamam. Ceketini ilikledi ve benim yanımdan geçerken kimsenin duymayacağı ses tonu ile "şimdi nasıldı" dedi. "Harikaydınız sayın başbakanım" dedim. "Teşekkür ederim" dedi. Bu bir zarafettir...

Öğrenmeye, sormaya açıktı

Bir yemeğe davetliydik. Bir ara Menderes kayboldu ortadan. Benim gözüm de onu üzerinde ama çaktırmıyorum. Gezinirken evin içine girdim onu gördüm. O da beni görünce "Gelsene" dedi. "Hasan Kaptan yazıyor resimde, peki bu ne" dedi. "Bu dedim resmi siz neye benzetiyorsanız, bakınca ne görüyorsanız odur demektir" dedim. Yani resim kültürü yoktu kısacası. Onun yerinde başkası olsa sormaz öğrenmek istemezdi belki. Kenan Evren ne demişti? "Ben Picasso'dan iyisini yaparım" demişti. Ama Menderes bilmediği yerde "Bilmiyorum" diyor, soruyor, öğrenmeye çalışıyordu. Bu anlattıklarım Menderes'in kişiliği hakkında yardımı olur belki okuyanlar için bu röportajı.

Her hediyenin karşılığında başka bir hediye beklenir

Bizi Teksas'ta AVM'ye davet etmişlerdi. Muazzam bir merkezdi. Menderes ve heyeti idik biz orada. 300 metre kare bir salondu abartısız. Bizim için orada bir moda defilesi organize etmişler. Ama bizim kafilede hiç kadın yok, oturduk izledik. Önümüzden güzel güzel hanımlar mini etekleri ile geldiler, kucaklarında da kutular. Kutularda ise gömlek, ipek kravat, kol düğmeleri var. O paketleri önümüze koydular. "Bunlar size hediye" der gibi. Nadir Nadi kendine doğru çekip içinde ne var diye şöyle bir baktı, o sırada da Menderes ile göz göze geldi. Ben de bakıyorum Menderes "yapma" gibi bir hareket yaptı, kafile de sinyali aldı. Biz kalktık ve inanır mısınız kimse o kutuları almadı. Menderes teşekkür etti, tokalaştık ve 12 - 13 kişi kalkıp gittik. Özel bir asansör vardı ve oraya gittik çıkmak için. Ben de "Sayın başbakan, hediye verdiler bize ama siz almamıza bir göz hareketi ile bize engel oldunuz. Neden engel oldunuz?" dedim. "Çok mu hoşuna gitmişti" dedi. "Hayır, sadece verilen hediyeyi niye almadık merak ettim" dedim. "Çok meraklıysan 2 gömlek 2 kravat falan var kutuda. Bunlar aşağıda mağazada satılıyor. Git al, paran yoksa ben vereyim" dedi. "Niye hediyeyi alacağız" dedi, "Neden almayalım" dedim. "Bak sana bir şey söyleyeyim" dedi. "Her hediyenin karşılığında başka bir hediye beklenir" dedi. "Alacak mısın" dedi; "Hayır, merak ettiğim için sordum, ben de sizin gibi düşünüyorum" dedim. 

Akşam yemeği yemezmiş

Basın Yayın Müdürü benim yanıma gelip "Başbakanı fazla eleştiriyorsun" demişti. Menderes ise ona "Ben çağırmadan gelme" diye bir tepki verdi. Yani benim yerime cevap verdi. "Onu ben istersem sustururum, sen ne karışıyorsun" demek istedi. Ben "müsadenizle sayın başbakanım" diyip kalktım. Bir masaya oturdum yemek için bonfile ve şarap istedim. Yemeğimi yerken yanıma gelip yanımdaki yere oturmak için müsade istedi "Tabii başbakanım buyrun size de et söyleyelim" dedim. "Yok, ben akşam yemek yemiyorum" dedi. Orada öğrendim akşam yemekleri yemediğini Menderes'in. 

Sen de gel

Menderes'in yanından ayrılırken elini sıktım, "Elimi sıkma böyle, zaten birlikte gidiyoruz"dedi. "Beyefendi nasıl olur" dedim. "Londra'ya kadar gideriz konuşa konuşa tartışa tartışa" dedi. Konsolosluğa sordum New York'ta, "Beni Ankara'da ne yapacak" dedim ben. "Danışman yapacaktır" dediler. "Ama ben muhalifim" dedim. "İşte bu yüzden yapacak zaten" dediler. İşte böyle... Nazım Hikmet ve Adnan Menderes gibi 2 isim ile olan anılarım benim hayatımdaki en önemli olaylardır.

Evlilik için neler gerekir?

Galatasaray'a eskiden kız alınmazdı, sadece erkekler vardı. Şimdi ise kızlı erkekli. Bana bir soru sormuşlardı güzel bir kız ve delikanlı bir çocuktu şimdi ne oldu bilmiyorum evlendiler mi... "Sizin için evlilikte kısas nedir? Neye bakarsın?" demişlerdi. "Valla bir kadınla çok güzel diye evlenirsin, bir süre sonra şişko bir şey olur çirkinleşir. Zenginlik dersin iflas eder. Kızın babası zengin dersin o da iflas edebilir. Ya da burnu büyüktür sana değer vermez. Ne yapacaksınız biliyor musunuz? Atatürk ile ilgili, Türkiye ile ilgili ne düşünüyor buna bakacaksınız" dedim. Eğer bir genç Atatürk'ü anlamışsa, Atatürk'ü seviyorsa onda bir kalite vardır, onda bir borçluluk, minnet duygusu vardır, nankörlük yoktur. İşte o insanla evlenilebilir. 

Yeni kitap çalışmanızdan bahseder misiniz?

Evet, yeni bir kitap çalışmam var. Ben bazı kitaplarda kendi hayatımdan da bahsettim. Ama şimdi bugüne kadar yazmadığım şeyleri de yazacağım. Vehbi Koç babamın çok iyi dostudur mesela. 1957 senesinde Londra'ya geldi, benim telefonumu almış, beni otele davet etti kızı Sevgi de yanındaydı. "Sevgi artık burada, kızıma sahip çık abisi olarak" demişti. Bunların hepsini anlatacağım işte.

Önce Vatan Gazetesi

Son Güncelleme: 20.04.2018 12:13
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.