“Çok çalışmak, ölene kadar çok çalışmak"

Yusuf Tolga Ünker'in röportajı için tıklayınız...

“Çok çalışmak, ölene kadar çok çalışmak"

Yusuf Tolga Ünker'in röportajı için tıklayınız...

11 Kasım 2017 Cumartesi 12:03
207 Okunma
“Çok çalışmak, ölene kadar çok çalışmak"

Prof. Nazan Erkmen ile Son Röportaj
 

Ekim ayında kaybettiğimiz büyük sanatçımız ve hocamız Sayın Merhume Prof. Dr. Nazan Erkmen ile vefatından bir süre önce söyleşi gerçekleştirmiştik. Söyleşimizi yayınlayacağımız günlerde ne yazık ki kendisini kaybettik.
Kendisini rahmet ve güzel hatıralar ile anıyoruz. 
Yapmış olduğumuz son röportajımızı sizlerle paylaşıyoruz.

Kadın sanatçı olmanın sizce Türkiye’de zorlukları var mı? 

Kadın sanatçı olmakla ilgili bunca yıllık sanat yaşamımda hiçbir zorluğa rastlamadım. Prensip edindiğim tek doğru çok çalışmak, çok çalışmak, ölene kadar çok çalışmak; ideal edindiğiniz doruğa çıkana kadar, tuttuğunuzu koparana kadar yılmadan çok çalışmak gereğidir. Benim izlediğim yol sadece yılmadan çok çalışmak oldu. Ancak çalışmaktan büyük bir mutluluk duydum. Ne yoruldum, ne de bıktım, ne de sıkıldım. Sanat yaşamımda da, on yıllık idarecilik yaşamımda da en büyük desteği erkeklerden aldığımı söylemem bilmem sizi şaşırtır mı ... Karşı cins öğretim üyelerinden her zaman destek aldım. Hele erkek öğrencilerim her zaman yanımda oldu. Hiç unutmuyorum dekanlık görevim sırasında Mimarlık bölümünden bir öğrenci "Eğer hocam sen bir kadın olarak bu kadar çalışıyorsan, ben de bu bölümü bitirdikten sonra üstüne okuyacağım, sonra da kendi memleketimde milletvekili olacağım" demişti ve dediklerini de gerçekleştirdi... Diyarbakır’dan gelen bir öğrenci idi. 

Efsanelerdeki kahramanları ele aldığınız süreci anlatır mısınız? 

Efsaneler Tolgacığım, benim çıkış noktam... Nedense Sümer, Hitit, Frig, vs. medeniyetlerin arasında gezinmeyi, gaiplerden ses almayı seviyorum... Dünyanın ilk efsanesi olan Gılgamış'ı resimlemeyi çok istiyordum. Gılgamış bir Babil efsanesi.... Dünya henüz oluşmamış, kâinatta akrep adamlar gibi tuhaf yaratıklar var... Korkunç yaratıklar, Humbaba gibi kükrediği zaman dünyayı titreten korkunç bir varlık yaşıyor. Etraf kutsal sedir ağaçları ile kaplı. Kimsenin giremediği dağlar var... Diyarlar var... Gılgamış efsanevi bir varlık. Arslanların üzerinde geziniyor, gücünü arslanlardan alıyor, kutsal tanrılar bile onun varlığını kabul ediyor... Akik taşlı boğayı bile yenecek gücü var Gılgamış'ın, Humbaba'yı alt edebiliyor, ama bir insan olarak insanlara da eziyet etmekten keyif alıyor.. Efsanevi kahramanları ele alış sürecimi sorduğunda o kahramanın psikolojisini, yapısını, gücünü, alışkanlıklarını, insanüstü taraflarını her yönü ile ele alıyorum. Öyküye devam edecek olursak, binlerce kahramanlık öyküsü sonrasında Tanrılar Gılgamış'a bir dost, bir arkadaş Enkidu'yu gönderiyorlar... 7 gün 7 gece savaşıyor Gılgamış ile Enkidu ama galip çıkan olmuyor. Bundan sonra müthiş bir dostluk başlıyor... İki dostun karşısında hiç bir kuvvet duramıyor... Ancak ölüm kapıyı çaldığı zaman bu gerçeğin karşısında da hiçbir kuvvet duramıyor... En büyük dostunu kaybeden Gılgamış işte bu noktada ölümü tanıyor ve hiçbir zaman ölümü yenemiyor. Gerçek bir arkadaşı kaybetmenin açısı Gılgamış’ı olgunlaştırıyor. Kahramanımın bu süreç içerisinde geçirdiği psikolojik evreler illüstrasyonlarda da kendini gösteriyor. Herhalde 
Öyküyü en az 50 kez üst üste okumuşumdur, çizgilerdeki görünümünü aktarabilmek için. 

İllüstrasyonlarınızın konuları genelde masallar olarak ortaya çıkıyor. 
Masallara olan ilginizi anlatabilir misiniz? 

Sevgili Tolgacığım, benim sanat alanım ikiye ayrılıyor. Çocuklar için yarattıklarım, kadınlar için canlandırdığım efsaneler, ya da sadece kadını betimlemek üzere, onun içinde bulunduğu durumu simgesel olarak canlandırmak, içinde bulunduğu ortamı bir şekilde belgelendirmek üzere, isyan etmek üzere, onlarla birlikte olduğumun altını çizmek üzere resimlediklerim… kah ağlayarak göz yaşları içerisinde çiziyorum, bazen öfke ile , bazen de huşu içinde çiziyorum…. Çocuklar için çizmek bambaşka bir duygu, bambaşka bir hayal dünyası, saf, tertemiz, içinde gerçekten bir çocuğun hala yaşadığını keşfetmek, onunla birlikte çocukları güldürebilmek, onlar için haşmetli dünyalar yaratabilmek, hayvanları sevdirebilmek, kesilen bir ağaç için ağlatabilmek, zulüm gören hayvanları çizip anlatırken onların sevgilerini hayvanlara ve doğaya yöneltebilmek maharet isteyen gerçekten yüce bir his. Ben bunları bilerek yapmıyorum, ama işimi o kadar çok seviyorum ki çocuklar için yaptığım resimlerin en güzeli, en ihtişamlısı olması için çok çok çalışıyorum. “Çiziktirivereyim de para kazanayım” diye bir derdim yok benim. Sanat alanından para kazanmayı istemiyorum onun için de hiçbir eserimi satmam bilirsin. Para benim için pek fazla bir anlam taşımıyor. Tüm eserlerim benim yeni doğan çocuklarım, onlara kıymak çok zor geliyor bana, onlardan ayrılmayı istemiyorum… Masal çizmeye gelince çok kutsal bir görev bu. Çizdiğim masalların çocuğun en üst mertebedeki hayal gücünün sonucu olmasını istiyorum. İyi psikoloji bilmek gerekiyor. Masal çizerken, çizdiğim zaman en güzel düş, bu dünyada eşi emsali olmayan müstesna bir düş olsun diye uğraşıyorum. Çünkü çocuk gözlerini ayıramadığı bir resimle karşılaştığında, koynunda bir kitapla birlikte uyumak istediğinde, kitabın içindeki ayının, kedinin, köpeğin canlanıp da yatağına gelip onunla uyumasını düşlüyorsa eğer, sanatçı amacına ulaşmış demektir. Bir kez “güzele yegâne ve tek olana sahip olan çocuk” bundan sonra da en güzeli görmek isteyecektir. Tüm yaşamını da en güzel üzerine kuracaktır. Bir anlamda dünyasını güzel görmek isteyecektir, çabaları da bu doğrultuda olacaktır. İşte bunu başarabilirsem amacıma ulaşmış oluyorum… Cin Ali çizimleri ile büyüyen zavallı çocukları düşün bir kez…Fakir bir düş dünyası, her şey çirkin, varlıkların ne olduğu belli değil, ortada kalmış bir çocuk….. 
O kadar çok şeyi bir arada yapmak istiyorum ki, olmuyor…. Sanat tarafım eksik kalıyor. Tüm İstanbul efsanelerini resimlemek istiyorum, tüm eski Türk masallarını, Hacivat’ı Karagözü, Keloğlanı hepsini… 164 kitap resimledim, en sonuncusu Kuş Ağacı da Japonya da basıldı ama yetmedi… 
Yetmedi… Mustafa Ruhi Şirin e de çok teşekkür ederim. Kitabı bana ithaf etmiş…. Yazarı kendisi… 
Efsanelere gelince çoğu kadınla ilgili. Ben gaiplerde dolaşmaktan hoşlanıyorum. Bu topraklar üzerinde yaşayan medeniyetlerde kadın her zaman kutsal. Sümerlerde, Hititlerde, Friglerde, Selçuklarda, her zaman doğaya, denize, göklere, dağlara taşlara hükmeden bir tanrıca, bereketli, doğru düşünen, olmazı olduran bir doğaüstü varlık mevcut. Örneğin “Sami Irkından olan Akadlar, M.Ö. 2500 yılında Sümer bölgesine yerleşiyor ve muazzam bir uygarlıkla karşılaşıp kendi inançlarını Sümer inançlarıyla harmanlıyor. Akadların, hem Batı hem de Doğu'ya doğru genişlemesiyle Sümer inançları denizci bir toplum olan Fenikelilere ve Filistin'e ulaşıyor. Fenikeliler vasıtasıyla da Antik Yunan ve Roma'ya... 
Sümerlerin İnanna'sı; Semitik toplumların İştar'ı, Fenikeliler'in Astarte'si, Antik Yunan'ın Afrodit'i oluyor. Sümer'in Tammuz'u, Fenike'nin Adonis'i oluyor. Sümer'in Ninurta'sı, Yunan'ın Zeus'u oluyor. 
Kısaca, Sümer'de somutlaştırılan ne kadar Tanrı ve Tanrıça varsa bahsi geçen coğrafyalarda da versiyonları türetiliyor. Sümer'in en ünlü tanrısı Tammuz, bereket ve güneş tanrısıdır. En ünlü tanrıçası ise, bereket, toprak ve ay tanrısı olan İnanna'dır. Sümer'deki inanışa göre, soğuk ve zor geçen kışın ardından baharın gelişiyle her yıl 21 Mart tarihinde Tammuz ve İnanna evlenir. Bu evlilik kışın bitişini, topraktaki bereketlenmeyi simgeler ve her yıl bu tarihte kutlanır. 21 Mart aynı zamanda gündüz ve gecenin birbirine eşit olduğu tarihtir. Güneş tanrısı Tammuz, gündüzü; ay tanrısı İnanna geceyi simgeler ve bu geceyle gündüzün kavuşmasıdır. 
Tammuz ve İnanna’nın birleşmeleriyle dünyaya bolluk, bereket ve yeşillik gelirdi, hayvanlar yavrulardı. Evlilik, güneşle alakalı olduğundan ritüelde ateşin üstünden atlamakta vardır. (Ateş, güneşi simgeler.) 
Antik Yunan'da Tanrıların Tanrısı olan Zeus evlenince Tanrıça Hera'da Tanrıların Tanrıçası olmuştur. 
Antik Yunan'daki Hera, Roma'da Juno ismini alır. Roma'da kadınlık ve evlilik tanrıçası olarak bilinen Juno'ya duyulan saygı sebebiyle 14 Şubat tatil ilan edilir ve bu tarihte çeşitli ritüeller gerçekleştirilir. Böylelikle 14 Şubat, Antik Yunan tanrıçası Hera'nın sevgililere hediyesi olmuş oluyor. 
Hannahanna Eski Hitit Dönemine tarihlendirilen Kaybolan Tanrı Efsanelerinde, kaybolan tanrıların aranmasını isteyen 
ve Tüm Tanrıların Annesi ya da Büyükanne unvanına sahip tanrıçadır. Bu tanrıça Gulşa, MAH ve NIN.TU ile de eşitlenmektedir. 
Hepat Fırtına Tanrısı’nın eşi, Tanrıların Kraliçesi olarak bilinen bu tanrıça, kutsal hayvanı arslan üzerindebetimlenmiştir. Aynı zamanda bir boğa vücudu üzerinde insan başı ya da çift insan ayağı ile gösterilmiş 
ve Teşup’un Boğası olarak tanımlanan Tanrı Şarruma’nın da annesidir. 
İnaraFırtına Tanrısı’nın kızı ve vahşi hayvanların tanrıçasıdır. Hatti kökenli bir tanrıça olup, Eski Hititmitlerinde görülür. Hititçe innaru- kelimesi ile sıkı bir ilişkisi olan bu tanrıça, LAMA ile eşitlenmiştir. 
KamruşepaBüyü tanrıçasıdır. Bu tanrıçanın Hattice okunuşu Kattahziwuri’dir. .KuababaAna Tanrıça’dır. Hitit öncesi dönemde de baş tanrıçadır. Hurri panteonununda da görülen bu tanrıçanın 
kült merkezi Kargamış’tır. Bu tanrıça Phryg ve Roma döneminde de Kybele olarak panteondaki yerini almıştır.Şauşga 
Bir arslan üzerinde kanatlı bir kadın formunda betimlenmiş bu tanrıça, Teşup’un kız kardeşidir. Ninive şehri ile ilgili olarak geçen bu tanrıça, Kenan mitindeki Baal’ın kız kardeşi Anat-Aştarte ile aynı görevlere sahiptir. İlk defa III. Ur Sülalesi döneminde görülen bu tanrıça MÖ. 8.yüzyılın sonuna kadar işlevini sürdürmüştür Takitiş 
Tanrıça Hepat’ın hizmetçisidir. Bu örnekleri tüm medeniyetlerde bulabiliyoruz. Hepsinin öyküsü de birbiri ile bağlantılı ve ne kadar şaşırtıcı ki günümüze kadar getirebiliyoruz. Kadının güçlü olduğunun, hükmettiğinin birer kanıtı bu efsaneler onun için ben de resimlemeye çalışıyorum vaktim oldukça. 
Elbette bu gerçekleri Osmanlı dönemine kadar getirdiğimizde muhteşem bir hükümdarlığında kadınların rolünün son derece önemli olduğunu her an görebiliyoruz. Aklımda Osmanlıyı yöneten önemli kadınları da ardlarındaki öyküleri ile resimlemek geçiyor, bütün bunları yapabilmek için her şeyden önce diğer savaş alanlarını bırakmak gerekiyor…. 

Resimlerde kullandığınız renkleri ve renk seçiminizi anlatabilir misiniz? Bu renkler çalışmalarınıza nasıl anlamlar yüklüyor? 

Tolgacığım, benim renklerim genelde lacivert, mavinin her tonu, prusya mavisi, kobalt blue, su yeşillerini, turkuvazı ve morun her tonunu bulabilirsin.. Nedenini şöyle bağlıyorum. Gerçekten yaşamımın en azından 18 yılım denizle haşır neşir geçti. Boğaz kızıyız anlayacağın. 11 yaşında sandalım vardı benim. Korku nedir bilmedim. Ailem de beni tek başına denize gönderirdi. En derinlerde yüzmekten asla korkmazdım. İnanılmaz bir keyif alırdım. Bu beni güçlü kıldı.. Bu mavi ve yeşiller beni içimden vurdu... 
Aslında renklerin seçimi konuya da bağlıdır. Açıklık koyuluk, resmin kuralları da göz önündedir. Renk kontrastları ile açıklık koyulukları oluşturmak da işin prensibindedir. Ya da bu prensibi tersine de çevirebilirsin… Kelebek Kadınlar serisinde çoğunlukla maviler, morlar, pembeler kullandığım halde, Gılgamış da turuncular, sepyalar, sarılar ama eskitilmiş renkler görülür. Sarının da turuncunun da üzerine sepya geçmişimdir. Renkler böylece olgunlaşır… Gılgamış’taki renkler daha çok geçmişe aitliği simgeler. Zümrüdü Anka Kadınlar da ise yanan turuncular, sarılar, ve kontrast olarak morlar maviler görülür. Yanan turuncular, sarılar biraz da yanmayı, kül olmayı, Zümrüdü Anka kuşu gibi katledilen kadınların yeniden yaşama gelmesini dilemek gibi içgüdüsel bir seçimi temsil eder. Zümrüdü Anka kadınlarda devamlı kadın katliamlarına şahit olduğumuz ve hiçbir şey yapamamanın verdiği yürek yanması ile sadece bir sanatçı olarak duygularımı sanat yolu ile çizdiklerimle, içimden haykırdıklarımla dile getirebiliyorum. Savaşın, katledilen kadın ve çocukların bende yarattığı dehşet ve müthiş üzüntü bu resimlerde gizli. Son olarak Japonya’ya gönderdiğim ama fotoğrafını çekmeye vakit bulamadığım resimlerimde kadın bir “çığlık ve kurban”… Şimdiye kadar hiç olmadığı gibi ölüm teması yer alıyor resimlerimde. Bu çığlığı duyurmak, kadınlara kıyılmamasını gözler önüne koymak, haykırmak, çığlık atmak geliyor içimden. Bunu da resimleyerek yapabiliyorum. Burada Zümrüdü Anka bir kadın Zümrüdü Anka’nın tüm alacakaranlık ve gökkuşağı renklerini taşıyor. Zümrüdü Anka formundaki kadın, başı kadın, gövdesi muhteşem bir kuş ve de bir ölümsüz kuş kadar buna rağmen, tüm gücüne rağmen gerçek dünyada ölümlü, tek kurtarmak istediği varlık yavrusu. Burada etrafımızı saran ateş çemberi, cinayetler, katliamlar, anne ile çocuğun birlikte katledilmesi, bitmeyen çığlıklar, darmadağınız olmuş aileler ve bitmeyen acılar… Onun da benim resimlerimdeki kadınlar zaman zaman kâh bir kelebek, ya da yavrusunu kanatlarının altında gizlemiş kaçan yarı kadın, yarı muhteşem kuştan oluşan düşsel bir varlık. Görüyorsunuz rengârenk. Kaçsın kurtulsun yavrusu ile küllerinden yeniden doğsun istiyorum onun için Zümrüdü Anka Kadınlar… Renk seçimleri Biraz konuya bağlı ve de içimden gelen seslere bağlı... Bazen rengârenk, bazen karamsar, bazen alev alev yanan renkler… Sanatçı demek duygu demek… 
Sanat tarihinde güzel imgesi kadınla özdeşleşmiş bir halde sizin çalışmalarınızda da kadın güzel olan mı yoksa başka türlü anlamlara sahip mi? 
Benim resimlerimde kadının güzel olması şart değil… Duyguları ile çileleri ile gücü ile güzelin üstünde bir anlam taşıyor. Bazen savaşta ölmüş yavrusunun, ya da göç ederken suda boğulmuş yavrusunun üzerine eğilmiş kanatlı bir melek halinde görüyorsunuz benim kadınlarımı. O yavrusunu diriltmek isteyen bir annenin ruhu… Bir Bennu kuşu, küllerinden tekrar yaşama dönen ve aynı zamanda ölü canı yavrusuna da yeniden yaşam vermek isteyen bir ruh… Kelebek kadınlar dizisinde ise, kanatları kırık kelebek kadınlar, kanatlar inanılmaz muhteşem bir dokuya sahip, Kadınlar kelebekler kadar inanılmaz muhteşem varlıklar ama daha önce de belirttiğim gibi çok kısa ömürlü… Bu kadın oluşumlarının ardında hep bir acı ve bir çığlık var. Etrafımızdaki kadın katliamları, savaşlarda bir hiç uğruna yok olan kadın yaşamları, yokolan çocuk yaşamları… Bunları anlatmak istiyorum… Savaşın ne kadar anlamsız ve zalim olduğunu anlatmak istiyorum. 

Kadının toplumdaki yerinin yansımaları bulunmakta mı resimlerinizde? 
Sizce kadın savaş ve barışın neresinde bulunuyor? 

Resimlerimde elbette çok duygusal bir şekilde yer alıyor kadın ve çocuk resimleri, hepsi sembol olarak yer almıyor. Örneğin “kelebek kadınlar Düşler Karabasanlar dizisinde” renkler daha çok maviler, yeşiller ve morun tüm tonları ile yoğruldu... Yunanlılarda ölülerin ruhları yılan, kuş ve özellikle kelebek biçiminde betimlenirdi. Nitekim Yunancadaki psykhe sözcüğü hem kelebek, hem ruh anlamındadır. Kelebekler bir anlamda katledilen kadınların ruhlarını da simgeliyor. Her kelebek kadınını elinde kolunda, kucağında bağrında bir yavru kelebek var. Bu annenin sonsuza dek korumak istediği yavrusu, ölü yavrusunun üstüne abanmış kanatlı bir melek görüyorsunuz. Anne ölü de olsa kanatlı melek olarak geri dönüyor ve yavrusuna yeniden can vermek istiyor. Ruhların mavilerde yeşillerde sükûnet bulduklarını düşlüyorum. Resim yapmak, yorum yapmak biraz da ruh işidir. Bunlar yaparken, katledilen kadınları düşünürken ben de inanılmaz büyük bir üzüntüye boğuluyorum. Mavi beni rahatlatıyor. Belki onun için bu kadar çok mavi ve tonlarını kullanıyorum. Bu dizide çeşitli ruh hallerini “Düşler ve Karabasanlar” şeklinde yorumladım. Resimlerde intihar eden kadınları, yaşamak için kelebek olup kanatlanmak isteyen kadınları görüyorsunuz. Bu kelebek kadın tanımlamalarında Görkemli kelebek kadınlar, hem varlık dışı yaratıklar, hem kırılgan, hem çok kısa ömürlü ancak çok güçlü, muhteşem bir zenginliğe sahip, varlıklar olarak görülüyor. Binlerce kelebek bir anda kanat çırparsa Kaos teorisine göre fırtınalar çıkartabilirler, tufanlar yaratabilirler… Aynen bizim ülkemizdeki kadınlara hunharca yapılan tüm davranışları anlatmak istiyorum. İnanılmaz güzellikteki bir varlık ama çok kısa ömürlü. Kırılgan ve kolayca yok olabilen mücevher niteliğindeki varlıklar. Bazı resimlerde kelebek kadın ve avucunun içinde bir mücevher gibi koruduğu yavru kelebek; anneliğin kutsal duygusunu; üremenin, yaşama katkı vermenin güzelliğini ve gururunu da simgeliyor. Suda yaşama veda eden betimlemede yaşamdan ayrılmanın acı hüznü; su içerisinde yer alan imgeler yaşamın ürkütücü ve yok edici niteliğini simgeliyor. Bazı resimler… Buradaki renkler mavinin her tonu... Su, yaşam, ölüm, umut, umutsuzluk hepsi bir arada mavilerin tonlarında 
Sanat tarihinde güzel imgesi kadınla özdeşleşmiş bir halde sizin çalışmalarınızda da kadın güzel olan mı yoksa başka türlü anlamlara sahip mi? 
Başından beri anlattığım üzere kadın kutsal olan, ruhu ölmeyen, cesur, yavrusu için canını verebilen, güçlü, tekrar tekrar yaşama gelebilen ve can veren benim resimlerimde… Sadece güzellik hiçbir zaman yeterli değil… O bir tanrıça, bir kelebek, bir Zümrüdü Anka kuşu… Direnebildiği kadar güçlü… Direnemediği zaman da kendini öldürebilecek kadar da yine de güçlü 

Kadının toplumdaki yerinin yansımaları bulunmakta mı resimlerinizde? 
Sizce kadın savaş ve barışın neresinde bulunuyor? 

Bana göre en acımasız ve en zor yerinde bulunuyor. Erkekten intikam almak için kadın katlediliyor, tecavüz ediliyor, yavrusu öldürülüyor. Binlerce kadın ve çocuk özgürlük için suda yaşamını son veriyor… Bile bile ölümü göze alıyor… Ufacık bir toprak parçası bulduğunda yaşamı başlatan yine kadın… Aşı pişiren, çamaşırı bulaşığı yıkayan, yavrusunu güçlendiren yine kadınnn.. Kadın bulunmaz bir güç… Tanrısal bir gücü taşıyan tarifsiz bir varlık. 
 

Röportaj: Yusuf Tolga Ünker

Önce Vatan Gazetesi

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.