Biliyoruz ki, ülkemizde yazarların kazandığı ücretler bir hayli düşük. Ya da hiç ama hiç kazanmıyor haldeler. Ya ikinci bir iş yapıyorlar ya da bu işi gerçekten hobi olarak görüyorlar. Fazlası ile can yakacak bir soru olacak ama Türkiye’de yazar olmak nasıl bir duygu?
Gerek edebiyata, gerek ise kültür ve sanata gönül vermiş birçok yazarın ortak bir sıkıntısı vardır; telif hakları. “Yazarlar ve sorunları” demiş iken, daha ”telif” kelimesini görmeden, küfür etmeye başlayanlar burada mı? Evet, biz de buradayız. Uzun yıllar daha bir arada olacakmışız gibime de geliyor. Siz de öyle düşünseniz iyi edersiniz. “İyi edersiniz.” dediğime de bakmayın, aslında biraz da olsa içinize su serpmeye çalışıyorum. Fakat içlerinizdeki yangına gök küre bile yetmeyecek gibi duruyor değil mi? Merak etmeyin, alışıyorsunuz ya da alışmak zorunda bırakılıyorsunuz.
Pekiyi, telif hakları neden ödenmez, neden ödenmesi gerektiği hiç akıllara gelmez? İşte merak edilenler listesinde başı çeken konuların ilki bu. Ve uzun yıllar boyunca da bu sorunların geçmiş yıllarda olduğu gibi, halen de gündemi meşgul edeceği ve başta saç bırakmayacak gibi bizi bir köşede bekleyeceği görülüyor. Bu tür olaylarda hep söylediğim bir şey var;  “olaya akademik bakmayı bir kenara bırakmalıyız.” Durum bundan ibaret. Ölmeden saygı görmeyecek, ölmeden önce yeterince okunmayacaksınız. Geçmişte birçok örneği var. Ve her birimiz de buna şahidiz. Fakat yine de “ölme hissi” belirmesin içinizde. Çünkü can tatlı.
Can, tatlıdır. Ve bilirsiniz; mal da canın yongası. Her şey böyle sirayet eder iken, “biraz da cebimiz dolsun, emeğimizin karşılığını az da olsa alalım.”  diyenler de var ama konu ucu açık bir ironi barındırıyor. Çeşitli yayın mecraları, portallar veya bloglar aracılığı ile birçoğumuz bir şeyler üretiyor, “üreteyim de üreteyim!” dedikçe de tükeniyoruz. Şahsım adıma bundan çokta muzdarip değilim. Birkaç yer de olsa telif haklarımı temin ediyorum. Aslında bakarsanız da; çok umursamıyorum. Nasıl derler; “çok fazla şaaapmamak lazım.” Çünkü bu işten maddi bir kaygı gütmüyorum. Pekiyi, herkes benim gibi mi düşünüyor? Korkarım ki hayır!
Ayrı sularda yüzsek de, rotamız aynı. Ortada bir emek var. Ve emeğinin karşılığını almaya çalışan bir kitle de farklı dudaklardan, farklı seslerden, aynı amaç için “hey, ben de buradayım!” diye bağırıp, duruyor. Ve üzgünüm, duyan olmuyor!
Ortada bir sorun var ise, bunun için bir çözüm arayışında olunmalı. Ve kusura bakmayın, “sözüm meclisten dışarı!” filan demeyeceğim. Çünkü değil. Gayet de adrese teslim diye düşünüyorum. Tarafınıza ulaştı ise de ne mutlu bana.
Unutmadan şuraya iliştirmek istediğim bir şey var. Yıllar öncesinde katıldığım yazarlık atölyesinde hatırladığım bir şey var. Uzun zaman oldu. Kimin söylediğini pek hatırlamıyorum ama sanıyorum ki; ya Sedat Demir ya da Yaşar İliksiz hocam demişti ki; “kalem kağıda düşen her bir kelime yazarların çocuğu gibidir ve insan hiç çocuğunu bir başkası ile paylaşır mı?”
Şimdi size yineliyorum; ”kalem kağıda düşen her bir kelime yazarların çocuğu gibidir ve insan hiç çocuğunu bir başkası ile paylaşır mı?”


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.