Yine 1974 Kıbrıs savaşlarının hemen bitiminde; savaşın en şiddetli, en kanlı olaylarının yaşandığı Boğaz bölgesinde, Saint-Hillarion tepesi, Beşparmak Dağlarının çevre tepeleri ele geçirildikten sonra; bu bölgeye komandolarımızca asılan o dev boyutlu şanlı bayrağımız ki, adeta Toros’ları selamlayacak kadar yükseklere gerilen bir halata bağlanmasını,

 Yine 1974’te 2’nci Kıbrıs Harekâtının başarıyla sonuçlanmasından sonra; 1878’de adanın İngiliz idaresine teslimiyle inen bayrağımızın, yeniden Gazimağosa kalesinin surlarına çekilmesini;

 Lefkoşa’nın en büyük camisi olan, Lefkoşa’yı ikiye ayıran Türk-Rum sınırının hemen karşısında bulunan Selimiye caminin iki minaresi arasına asılmış şanlı bayrağımızın al al, nazlı nazlı dalgalanışını gören gözlerim; bu gurur tablosunu hiçbir zaman unutmadı. 

 Ay yıldızlı al bayraklarımız, oralara ne kadar da güzel yakışmıştı. Bu görüntüler Türklere gurur, Rumlara ise korku veriyordu. Buradaki bayrak, bir bez parçası değil bir vatan parçasıydı.

 Bizlerde her durumda al bayrağımızı asarak onun gölgesinde ebediyen gölgelenmeliyiz. Aziz şehitlerimizin al kanlarının rengiyle şahlanan, son örtüleri olan bayrağımıza dil uzatanlara karşı, hak ettikleri yanıtı vermeli; ecdadımızın bayrak, sancak ve hilale gösterdiği saygıyı, verdiği büyük değeri bizlerde göstermeliyiz. 

 Bayrak sevgisinin, vatan sevgisiyle eş değer olduğunu çocuklarımıza da öğretmeliyiz.

 İlk çağlardan beri tüm uluslar kendilerini temsil eden sembolleri kullana gelmişler, sonuçta devleti temsil eden bayrak; silâhlı kuvvetlerin onur timsali olan sancaklar ortaya çıkmıştır. 

 Bayrak ve sancaklar, ulusların moral ve övünç kaynağı olduğu gibi, özgürlüğün de simgesi olmuştur.
Orta Asya’dan dünyanın dört bir tarafına yayılan Türk boyları, bayraklarının gölgesinde toplanarak zaferden zafere koşmuşlar; dünyanın çeşitli bölgelerinde pek çok beylik, atabeylik, hanlık, devlet ve imparatorluk kurmuşlardır.

Bayrak, eski Türk devletlerinin her şeyi idi. Bağımsızlık bayrakla belirirdi. Komutanların ve boy beylerinin Türk halkları içindeki itibarı ve saygıları da yine bayraklarının şekline, sayısına göre tayin edilirdi. 

 Uğur ve başarı, ancak onun dalgalanan saçaklarında görülürdü.

 Rengini kanımızdan, ay ile yıldızını göklerden almış olan bayrağımız uğruna nice Türk evlâdı canlarını seve, seve feda etmiştir. 

 Atalarımız al bayrağımızı üç kıt’a üzerinde şerefle dalgalandırmışlardır. Genç kızlar göz nuru dökerek ay-yıldızını işlemiş; genç erkekler, kahramanlar onu akından akına, zaferden zafere taşımışlardır. 

 Şairler bayrağımızı en içli mısralarla dillendirmişlerdir. Bayrağımıza büyük bir içtenlikle seslenen, bu seslenişi ile nesiller boyunca bayrak şairi diye anılmaya hak kazanan Arif Nihat Asya; onu gönlünden dökülen şu cümleleriyle nitelendirmiştir:

‘’Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü!/ Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,/  Işık, ışık dalga, dalga bayrağım!/ Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım…’’

 Türk bayrağı; Türk Devleti’nin, Türk milletinin onurunu temsil ettiğinden onu korumak her Türk’ün vazifesidir.

 Bayrak, ülkeler için bağımsızlık sembolüdür. Her milletin kendi yapısını, geçmişini simgeleyen bir bayrağı vardır. 

 Türk bayrağı kırmızı rengini bu vatan için canını vermiş şehitlerin kanından almıştır. Bu nedenle her ulusta olduğu gibi bizim ulusumuz için de bayrağımız büyük bir manevi değer taşımaktadır.

 Her milletin bayrağı o milletin bağımsızlığını simgeler. Bu nedenle her bayrak saygıya değerdir. Hiç bir ulusun bayrağı küçümsenemez, ayaklar altında çiğnenemez. 

 Çünkü bayrak kutsaldır. Milleti temsil eder. Milleti temsil ettiği için de uluslararası yarışmalarda dereceye giren sporcuların ülkelerinin bayrakları göndere çekilir. Bu  durum; o ülke vatandaşları için çok büyük bir onur kaynağıdır.

 Bir ulusun bayrağı dalgalandıkça o ulusun bağımsız olduğu anlaşılır. Bayrak her toplum için bağımsızlığın sembolüdür. Bu nedenle bayrağa saygı ve sevgi gösterilmelidir.

 Yıllar önce tarih sayfalarına not düşülen aşağıdaki yaşanmış olayı da anlatarak; Türk Milletinin bayrak sevgisinin ne demek olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim:

  Olay 1953’te Yugoslavya’da, (o dönemde bu ülke henüz parçalanmamıştır!) Üsküp’te geçer…

 ‘’Ankara Demirspor futbol takımı bir dostluk maçı yapmak üzere Üsküp’e gelmişti. Oyun ev sahibi takımın üstünlüğü altında geçmekteydi.  Hatta sonunda Demirspor karşılaşmayı 7-0 gibi çok açık bir farkla kaybeder. 

 Konumuz bu açık farklı yenilgi değil; saha kenarında 70-75 yaşlarında bir ihtiyarla Makedonyalı gençler arasında geçen konuşmadır…

 Evet, o koca ihtiyar vurmuş sırtına heybesini, bir gözünde beş-altı somun ekmek, diğerinde bir desti su, tam orta çizginin taç çizgisiyle kesiştiği yerin az berisine bağdaş kurmuş oturmuş, gözlerini dikmiş sahaya, adeta taş kesilmiş bakıyor..! 

 Vecd içinde, kendinden geçercesine bakıyor… 

 O koca ihtiyar bakıyor. Demirspor da yedikçe yiyor… 

 Artık oyun futbol olarak ilgi çekiciliğini kaybettiği sırada bir grup Makedonyalı genç ihtiyara takılmaya başladılar:

 ‘’Baba sen anlar mısın ki futboldan buraya gelmişsin?’’

‘’…………………………’’

‘’Baba sen gol nedir, taç, ofsayt, serbest vuruş neye denir bilir misin?’’

‘’Bilmem’’ dedi ihtiyar.

‘’Eeee ne geldin buraya?’’

Koca dede ileride bakmakta olduğu noktadan ayırmadan gözlerini, şöyle cevaplandırdı soruyu:

 ‘’Bir sevgiliyi görmeye!’’

Sonra devam etti titrek parmağını ileride, karşılıklı tirübünün damından aşağıya sarkıtılmış Türk Bayrağını göstererek:

 ‘’Bak şuradaki Ay-yıldızlı bayrağa, sevgilime. Şu maç dediğiniz hiç bitmese de bir hafta on beş gün sürse, ben de doya, doya seyretsem onu. Azığım, suyum yanımda. Gece gündüz gözümü kırpmadan seyretsem ben o sevgiliyi. Onun altında mülazımlarımı (teğmen rütbesi), çavuşlarımı, Çanakkale’deki silah arkadaşlarımı görüyorum.’’

 Dede konuşmuyor, kükrüyordu artık… 

 Bembeyaz sakalı gözlerinden süzülen yaşlarla ıslanmış, omuzları dikleşmiş, başı yukarılara kalkmıştı; çakmak, çakmak gözleriyle baktı delikanlılara…

 Sonra bir hamlede mintanını açtı. 

 Sağ tarafında kavun girecek kadar boşluk, bir çöküntü vardı göğsünde.

 Yumruğunu sıkmış, havayı dövüyordu artık dede:

 ‘’Bak’’ diye adeta haykırdı, 

 ‘’Onun gölgesinde İngiliz bu parçamı aldı, götürdü. Feda olsun her şeyim ona…’’ 

  (Bk. Kaynakça – 18)