Ab-ı hayat teknesi

Esra Barık’ın röportajı için tıklayınız...

Ab-ı hayat teknesi

Esra Barık’ın röportajı için tıklayınız...

21 Ocak 2017 Cumartesi 13:24
765 Okunma
Ab-ı hayat teknesi

Röportaj: Esra Barık

Bugün gündemden biraz uzaklaşıp kendi içimize dönelim istedim. Osmanlı’dan günümüze intikal etmiş insanın ruhunu zihnini okşayan birbirinden değerli, zahmetli bir o kadar da zarif el sanatlarımız var.. Bunlardan biri de Ebru.. Ebru sanatının inceliklerini, bu işe gönül vermiş çok değerli bir isimle konuştuk, kendisi ayrıca Tarihçi ve tarihi genç kuşaklara sevdirmek onlarda ilgi alaka uyandırmak adına ‘Osmanlı lakapları’ adlı bir de kitabı var..

Esasen Tarihçisiniz.. Ebru sanatına nereden merak saldınız, bu sanatı icra etmeye ilk ne zaman başladınız?

İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyordum Tarih bölümünde, tabi çetrefilli bir konuydu Fransa'ya giden bir Osmanlı elçisinin sefaretnamesini çalışırken (Vahit efendinin) bayağı bir daralttı beni. Sonra o sırada kız kardeşim öğrenciydi Manisa'da. Abi üniversitede ebru kulübü var bana malzeme alır mısın dedi ee alayım kızım dedim yapacaksan güzel bir şey falan. Aldık tabi o yapmadı. Sonra malzemeler bana kaldı. Ben çalışmaya başladım.

Yaş kaç o zaman?

İşte bundan 15 sene evvel, 30'lu yaşlar falandı.

Sonra deniyorum deniyorum olmuyor, işte internetten falan bakıyorsun ediyorsun falan ama tarifle olmuyor. İlla bir usta önüne diz çökeceksin rahleyi tedrisatından geçeceksin, öle bir tedrisatı var dolaysıyla ben de Sultanahmet'te bir kurs buldum oraya gittim sonra baktım ben orada ilerleyemeyeceğim daha başka bir kurs aradım. O zaman Eyüp'te belediyenin Caferpaşa medresesinde ebru dersleri veriliyordu bizim İsmail Dündar hoca da orda ders veriyordu. Ee gelelim hocam gelin dedi. 

İlk sergim Beyoğlu'nda yeminli mali Müşavirler Odası'ndaydı. İcazetimizi orda aldık. Sonra geleneksel bir icazet töreni yapıldı Fatih'te Kalem Güzeli sanat galerisinde. İşte Fuat hoca (yaşayan ebruculardan eski ebruculardan birisidir) o geldi, hocamın hocası geldi falan orda da bir icazet töreni oldu. Sonrasında ebruyu evde yapmaya başladım, tabi öd ödü süzeceksin kaynatacaksın kokuyor annem dedi bu ne biçim bir koku ne yaptın sen burada falan, babam geliyor senin yüksek lisansın yok mu niye çalışmıyorsun bırak bu boya badana işlerini badanacı mı olacaksın falan dalga geçiyor. Böyle bir taciz de var tabi dışardan aileden gelen. Ben genelde kafaya bir şey koydum mu yaparım, öyle bir kişiliğim var öyle başladı.

‘EBRU ÇOK CİLVELİ BİR SANAT, 

SİZİ ALIP GÖTÜRDÜĞÜ GİBİ PİŞİRİYOR DA’

Gönül verdiniz belli ki çok sevdiniz, zira her kursa giden aynı şekilde devam ettirmiyor..?

Sevmeden yapılacak bir şey değil, çünkü dediğiniz gibi binlerce öğrenci başlar ebruya seyrederken yapması çok kolaydır ama işin içerisine girdiğiniz zaman çok zorlukları var ki suyun ayarından boyanın ayarından ödün miktarından, boyanın kalitesi yani bir boyayı yıllarca bekletirsiniz renk almak için ki kıymetlensin. Mesela şu toz boya hemen aldın ezdin olmuyor yani o kıvamı vermiyor o tonu vermiyor dolaysıyla ciddi meşakkati var yıllar istiyor tecrübe istiyor. Hala ben ebrucuyum diyemem yani hiçbir ebrucu da ben süper ebrucu oldum diyemez, diyorsa diyordur ama ben diyemem yani şahsen. Çok cilveli bir sanat yani, sizi alıp götürebildiği gibi pişiriyor da bir anlamda yani nefis terbiyesi yaptırıyor işin doğrusu.

‘EBRU HAYATIMIN 

VAZGEÇİLMEZ BİR PARÇASI…’

Aslında bizim geleneksel sanatlarımızın birçoğunda ruhu incelten bir sabır var, öyle değil mi?

Evet hemen hemen hepsi öyle mesela iyi bir hattat olabilmen için yıllarını veriyorsun bundan sonra bir icazet alıyorsun ama hat en az 10 sene istiyor ebru da öyle. Bir on seneden sonra eserleriniz esere benzemeye başlıyor.

Ebru yaptığınız süreçte tarihle olan irtibatınızı koparmadınız ama değil mi, onla da ilgili işler yaptınız?

Tabi tarihle ilgili, yüksek lisans bitti ben o ara öğretmendim zaten öğretmenlik yapıyordum ve hala öğretmenliğe devam ediyorum, sonra o arada idarecilikler yaptım. Müdür yardımcılığı yaptım bir ortaokulda beş yıl kadar. Zor bir bölgeydi İstanbul'da olaylı bir mahalle, çocuklarımız da zordu. Tabi o zorluğu biraz da ebruyla sübvanse ediyorsunuz. Ondan sonra lise müdürlüğü yaptım iki yıl. Dedim ki yani devlet bizi okuttu yetiştirdi büyüttü biz de idareci olarak vazifemizi yerine getirdik. Gidelim bir sanatla uğraşalım tarihle ilimle uğraşalım dedik ondan sonra da işte devam etti. Ebru hayatımın bir parçası, vazgeçilmez bir parçası.

Siz çok sevdiğiniz Ebru'yu gelecek nesillere aktarma konusunda da oldukça mahir ve kararlısınız, birçok öğrenciniz var?

Evet, mesela önümüzdeki günlerde kendi öğretmenlik yaptığım okula gidip orda ebru göstereceğim çocuklara kendi öğrencilerime ve okuldaki bütün öğrencilere. Bir anlamda canlı ebru gösterisi gibi bir şey olacak. Bazen böyle şeyler de yapıyorum yani tanıdık eş dost arkadaş ya sen ebrucusun bizim çocuklar bilmiyorlar, hadi bize bir gösteriver diyorlar.

‘EBRU SİZİ TOPRAĞA, SUYA BAĞLIYOR. 

YARATILIŞ MALZEMELERİNİZLE BÜTÜNLEŞMİŞ OLUYORSUNUZ’

Peki öğretmesi yapması kadar zevkli mi? Öğretirken çileden çıktığınız anlar oluyor mu?

Yo hayır, zaten ebrunun bütün malzemesi doğal yani toprak boya su hava teneffüs ettiğiniz ortam. Dolaysıyla her şey organik olunca sizi de bir şekilde toprağa suya bağlıyor yani yaratılış malzemenizle bir araya geliyorsunuz bütünleşmiş oluyorsunuz. Haliyle ebru pek gerilim kabul etmiyor. Zaten çok gergin ve sinirli olduğunuz zaman yaptığınız ebrular ebruya benzemiyor.

Sirayet ediyor yani??

Evet kötü oluyor yani ebru bile anlıyor ruh halinizi. Bu bir keramet ya da sihir falan değil. Hani bir Japon bilim adamı suya teşekkür edince sudaki kristallerin değişmesi gibi, ya da suya kötü sözler söylediği zaman kristallerin şeklinin farklılık göstermesi gibi. Bu da öyle yani. Ebru yaparken, zaten başlarken bir besmeleyle ya da eski üstadların ruhuna Fatiha okuyarak başlanır.

Yani bu geleneksel bir şey mi, böyle bir adet mi var Ebru’da?

Aslında herkes yapıyor mu bilmiyorum ama yapmak lazım çünkü üstadlara saygı emek ruhları şad olsun diye öyle bir yolumuz da yönümüz de var.

Tüm geleneksel Osmanlı sanatları günümüzde birer birer yok oluyor malum?..

Aslında pek yok olmuyor iktidar şuanda bunun yok olmasının önüne geçti son 20 yıldır. İstanbul'da doğdum büyüdüm ben ebrudan önce 3 yıl hat çalıştım, mesela önceden hat çalıştığım dönemde Ebrucularla da tabi kim var kim yok 2-3 kişiydi. Tabi 20 yıl evvel 30 yıl evvel Alparslan hoca vardı o ders vermiyordu o dönem yıllarda şimdilerde veriyor talebe yetiştiriyor. Fuat hoca vardı o hiç ebru dersi vermiyordu neredeyse yani çok az kişiye veriyordu böyle bu kitlelerin bildiği bir sanat değildi. O zaman unutulmuştu 25 yıl evvelinde.

‘MARİFET İLTİFATA TABİDİR,

MÜŞTERİSİZ META ZAYİDİR’

İşte bu neyden kaynaklanıyordu hocam, sanatın zorluğundan mı gençlerin meraksızlığından mı?

Yok değil çünkü bir şeyi popüler ederseniz ilgi uyandırırsınız. Günümüzde hat, tezhip, ebru, minyatür geleneksel Osmanlı sanatları popüler hale geldi. Medya destekliyor, iktidar destekliyor. Dolaysıyla bu iş Ziya paşanın dediği gibi, marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir. Yani bir iltifat olabilmeli ki marifet ortaya çıksın bilgi ortaya çıksın. Ecdadımız 1500'lü yıllardan beri ebru yapıyor onun evvelinde de belki yapıyor ama tarihi kaynaklarda bir veri yok elimizde, tarih atılmamış çünkü. Dolaysıyla biz biliyoruz ki ebrunun duayeni Türkler. Avrupa'da Turkish paper diyorlar ebrulu kağıtlara Türk kağıdı diyorlar. İşte Avrupa ebru yapıyor.

Bizden geçmiş yani?

Tabi ciltçilikte geleneksel ciltçilikte ebru kullanıyorlar, bizden geçmiş evet.

Peki ebrunun tarihine dönecek olursak ilk ne zaman nasıl başlamış üstad?

Valla ne zaman nasıl başlamışa bir şey diyemiyoruz ama tahmin edebiliyoruz. Hindistan ya da Çin dolaylarında, ben biraz da tarih tandanslı olduğum için bu işin Çin'de başladığını ama Türkler yoluyla Anadolu'ya getirildiğini ve Osmanlı döneminde de bu işin artık bir sanat haline geldiğini biliyoruz.

Çin'de devam ediyor mu peki?

Çin'de yok.

Çin'de yok ama benim Çinli öğrencilerim vasıtasıyla acayip bir ilgi çekiyor, Çin'in meşhur televizyonu var CCTV, zaman zaman buraya çekim ekipleri falan gelir işte belgesellerle v.s Türkiye'yi tanıtan belgesellerin çoğunda da atölyemiz kendini gösteriyor ve biz de sanatımızı tanıtıyoruz kültürümüzü tanıtıyoruz buraya gelen insanlara Türk kahvesi ikram ediyoruz Türk kahvesi güzel oluyor yani.

Tabi Türk kahvesi ve Türk ebrusu onların deyimiyle Türk kağıtları, ne güzel..

Evet evet güzel diyaloglar da oluyor ve orda şimdi bir öğrencim Pekin'de atölye açmak gibi bir çalışma içerisinde mesela.

Kaç tane öğrenciniz var hocam bu şekilde Çinli?

Şuan başka Türk öğrencim yok zaten Çinli'lerle çalışıyorum.

Sayı değişiyor tabi ama 6'dan aşağı değil. Yani standart 5-6 tane öğrencim var.

‘BURASI ÇİNLİLERİN HANIMLAR GÜNÜ YAPTIKLARI 

BİR MEKAN HALİNE GELDİ’

Onlar nasıl merak salmış peki hocam?

Filiz diye ilk Çinli öğrencim sayesinde, Filiz'in yaptıkları onun sosyal medyada paylaştığı ebrular. Diğer arkadaşlarının da ilgisini çekti. Şimdi burada yaşayan Türkiye'de yaşayan çok ciddi bir Çinli kitle var yani mühendis, bankacı v.s öyle olunca ee erkekler çalışıyor hanımlar çalışmıyor, çalışan hanımlar da oldu gelenler arasında ama daha çok çalışmayan ev hanımı işte çocuğunun okulunu takip ediyor, işte hanımlar gününde buluşuyorlar v.s burası bir anlamda Çinlilerin hanımlar günü yaptıkları bir mekan haline de geliyor. Hem Çin yemekleri yiyorlar ben onlara Türk kahvesi yapıyorum sonra Türk ebrusu yapıyoruz v.s şenlikli oluyor.

Peki onlar ebru yaparken nasıl bir ruh hali içindelerdir sizce, yani ne hissediyorlardır hocam? Çünkü bizim için ebru kendi kültürümüz sanatımız evet ama peki ya onlar için ne ifade ediyor?

Yani Filiz'in mesela kendi cümlesi ben aşığım diyor Ebruya. Yani ebru başka bir şey onlar için.

Büyüleyici bir sanat gerçekten hocam..

Suyun içinden çıkınca o kağıt, bunu ben mi yaptım diyor. Aslında onu sen yapmadın, onu yaptırtan bir kudret var. Ve sen o kudrete malik değilsin çünkü fırçayı atıyorsun boyaya boya nereye düşecek nasıl bir şekil çıkartacak bilmiyorsun, ondan sonra hadi müdahale ediyorsun boyayı karıştırıp çiçek renklerini koyuyorsun falan aldın tamam çok güzel kağıdı koyuyorsun çıkardığın zaman bir baloncuk oluştuğunda bütün ebru bitti.

Aa böyle riskler de var değil mi?

Tabi tabi son ana kadar, son an bile değil yani siz ebruyu aldınız kuruttunuz tamam güzel çıktı çerçeveciye götürdünüz üzerine kahve döktü, yani kader. Her şey olabilir, çerçeveyi duvara astınız ondan sonra duvardaki çivi tutmadı

Ay kabus gibi.. 

Ebrunun başına her an her şey gelebilir.

Atölyenin adına gelirsek hocam, neden ab-ı hayat?

Ab-ı hayat İslam mitolojisinde su hayat kaynağıdır, ve ab-ı hayat da ölümsüzlük suyudur. Lokman hekimin icad ettiği bir şeydir efsanede. Ebru da ölümsüz bir sanat bence bunun için atölyenin adını abı hayat koydum, bundan önceki atölyemin adı da 'iyi komşu Lamiya hanımdı'

‘İYİ KOMŞU LAMİYA HANIM’

Aaa çok ilginç, hikayesi ne?

Yani atölye kurmak ve yaşatmak çok zor kirası v.s. İlk Sarıyer belediyesi kursu kapatınca bir müddet atölyem olmadı, sonra Filiz dedi ki hocam ne yapacağız ne yapacağız, bizim kayınvalide imdada yetişti. Dedi ki eşimin odası boş geç orayı atölye yap iyi dedik orda başladım bir odada. O arada kayınpederin bir arkadaşı var Galatasaray lisesinden mimar Uğur abi, geliyor gidiyor görüyor bizi arada oo Çinlilerle ebrular yapılıyor falan, kaynana orda çay yapar bize Türk çayı, sonra Çinliler Çin çayı yapar.

Onlarda da çay kültürü kadimdir ve önemli bir yer tutar yaşamlarında, çay için özel seremonileri vardır hocam..

Tabi tabi müthiş, işte ondan sonra Uğur abi dedi ki benim bir depom var Bebek Arnavutköy'de. Orayı ebru atölyesi yapayım sana rahat çalış böyle evde olmuyor dedi. İyi dedim tamam abi. Açtı, işte Arnavutköy'deki atölyenin adını da ne koyalım abi dedik, kaynanamın adını koyacağım dedi, kaynanası Lamiya hanım. Enteresan bir şey Arnavutköy'ün Ermenisi Rumu Yahudisi bol olan bir memleket. Bir Rum komşusu Atina'ya taşınıyor ve bir bayram tebriği yolluyor, ve adres aklında değil bilmiyor adresi adrese kartın arkasına 'İyi komşu Lamiya hanım Arnavutköy' yazıyor. Postacı Lamiya hanımı Arnavutköy'de buluyor. Ve o kartın bir fotokopisini koymuştuk ve hikayesi vardı atölyenin içinde. Tabi yürümedi Arnavutköy'de kiralar çok yüksek, yani bu iş olmuyor sanatla. Sonra biz çıktık oradan sonra fırsat oldu işte krediler düşüktü burayı krediyle aldım hala kredisini ödüyoruz. Çok da yük olmuyor çok şükür. Sonra da işte ‘İyi komşu Lamiya hanım’ Ab-ı Hayat'a döndü.

‘İSTANBUL’DA HOBİSİZ YAŞANMAZ’

Peki siz gençlere ya da (her yaşta olabilir tabi) ebruya ilgi duyanlara ne önerirsiniz? Nasıl bir yol izlesinler?

Aslında yaşı hiç farketmez çünkü büyük insanların mutlaka hobileri olmuş, çünkü o iş yükü v.s stresini atması lazım insanın. Hatta meşguliyetle tedavi diye bir geleneğimiz var bizim mesela akıl hastalıklarını su sesiyle ve müzikle tedavi etmişler ama bunun yanında meşguliyetle de, işte sepet örmüş çorap örmüş v.s gibi etkinliklerle insanların da tedavi olmasını sağlamışlar. Ve o yoğun stresi atabilmek için, bir bakıyorsunuz adam profesör olmuş ağaç oyuyor. Mesela ben de böyle birisiyle tanıştım ben de sanatçıyım falan dedi ne iş yapıyorsunuz dedim ben ahşap oyuyorum dedi. Adam Cerrahpaşa'da üroloji profesörü. Yani mesela bizim padişahlarımıza bakalım Abdülhamid ince marangoz yani yıldız sarayı gezilirse orda sedefli oda ve o odanın uzun bir toplantı odası yemek odası masası var tamamiyle sedef ve ahşap işçiliği müthiş bir şey yani. Onun dışında şiir yazan padişahlar hattat olan padişahlar. Kuyumcu olan Kanuni Sultan Süleyman gibi padişahlar var, o yoğun iş yükünü hobileriyle tamamlamışlar bir yandan da ölümsüz eserler bırakmışlar. Bence öyle bakmak lazım çünkü ebrunun bir yaş haddi yok çocukken de yapılır 70 yaşında da.

Zaman sınırlaması da yok, yani bir insan tüm gün işte olup da akşamın bir saatini yarım saatini hatta 10 dakikasını bile olsa bir sanatla meşgul olarak geçirebilir?

Evet, bir öğrencim vardı mesela zaman zaman Türk öğrencilerim de oluyor sigortacı çocuk, gelemiyor evlendi evi uzak falan filan, bekarken kolay oluyor bu işler kolay vaktin oluyor ama evlenince olmuyor. Dolaysıyla gelemiyor ama zaman zaman fotoğraf çekiyor hocam bunda ne kusur var falan gibi, whatsapp üzerinden halen daha dostluğumuz devam ediyor hem hoca talebe ilişkimiz devam ediyor. İstanbul'da hobisiz yaşanmaz.

Hocam sizin bir de Osmanlı lakapları diye bir kitabınız var, daha önce benzerine rastlamadım ben.. 

Aslında var ama çok bölük pörçük tarih kitaplarında tadımlık şeyler var ama ben onu biraz toparladım.

Bu derlemeniz çok güzel, büyük bir şey aslında gelecek nesillere bırakmak açısından?

Evet evet yani soyadının olmadığı soyadı kanunundan önce ortaya çıkan bir şey bu. İnsanlar baba adlarıyla tanınırlardı ve lakaplarıyla tanınırlardı yani çok Ahmet vardı çok Mehmet vardı ama işte Sokullu Mehmet başka bir şeydi. Yani dolaysıyla insanların memleketleri karakterleri işte ne bileyim vücudundaki bir eksiklik ya da çok zeki oluşu işte lakap haline gelmiş ve insanların alamet-i farikası olmuş. Ayırt edici özelliği olmuş lakaplar dolaysıyla ben o lakapları bir anlamda derledim.

‘ÇOCUK O LAKABA GÜLECEK BELKİ AMA 

EN AZINDAN GÜLDÜĞÜ ADAMIN HAYATINI BİLECEK’

Peki hocam nerden aklınıza geldi böyle bir çalışma yapmak?

Biraz eğlenceli bir şeyler yapayım dedim ben eğlenmeyi seviyorum yaptığım işlerde. Tarihi de eğlenceli hale getireyim dedim, o lakaba belki gülecek çocuk ama yani en azından güldüğü adamın hayatını bilecek.

Hocam ne kadar güzel tarihe bu yönüyle ışık tutmak. Zira tarih, bir çok genç için ilgisi yoksa eğer sıkıcı bir ders olmaktan öteye gitmiyor malumunuz. Ama tarihin bir de bu yönü var diye, renkli bir tarafından projektör tuttuğunuzda sizin de dediğiniz gibi nüktedan bir şeyler bulup oradan bir yol tutup tarihte derinleşmek isteyebilir..?

Evet, çünkü tarih bir ibret dersi yani o ibreti alabilmek için gelecek kuşakların hayatlarını şekillendirirken bir anlamda kılavuzluk yapacak bir bilim dalıdır tarih. Ama sıkıcılıktan kurtarmak da lazım. Hele de gençleri. Ben bir anlamda gençleri o sıkıcı tarihten eğlenceli tarihe çekmek için yazdım bu kitabı.

Peki bu eseri derlerken çok zorlandınız mı ne kadar zamanda yazdınız?

Yani bu aslında yaşım kadar birikim gerektiriyor. Ama bir de tabi ki işin aşağı yukarı bir 4-5 ay araştırması ve yazması sürdü. Ki bütün lakapları derledim desem yalan olur. Bütün lakaplar değil burada 100'ün üzerinde bir lakap sayısı var.

Hikayeleriyle birlikte?

Evet, hayat hikayesi bunlara da kitapta yer verdik. Güzel bir proje olduğunu düşünüyorum insaAllah faydalı olur.

Henüz kitabı okumamış kitapla ilgili hiç fikir sahibi olmayanlar için bir kaç örnek verebilir miyiz mesela?

Mesela yabancı dilde lakapları olanlar var. Mezamorte Hüseyin paşalar, yarı ölü demek. Öldü diye deniz savaşında bırakmışlar ve sonra o kurtuluyor ve lakabı mezamorte oluyor. İşte mesela Sokullu Mehmet paşayı biliyoruz ama Sokullu Mehmet paşanın Enderun'da ve arkadaşlar arasındaki lakabı uzun. Tavil Mehmet paşa. Şehit Sokullu Tavil Mehmet paşa. Baltacı Mehmet paşayı biliyoruz ama onun bir müezzin olduğunu pakçe müezzin baltacı Mehmet paşa olduğunu bilmiyoruz. Mütercim Rüştü paşa, tercümanlığı ve yabancı dil bilgisinden dolayı. İngiliz Mustafa paşa, İngilizce bildiği için lakabı İngiliz olmuş adamın. Osmanlı döneminde hatta 1950'li yıllara kadar Türkiye'de entelektüellerin birincil yabancı dili Fransızca iken o dönemlerde İngilizce bilmek farklı bir şey yani.

Peki, şimdi mesela günümüzde birine lakabıyla hitap ettiğimizde zül addediyor hoşuna gitmiyor falan, peki o zamanda Osmanlıda padişahlara bile uzanan bu lakap olayı nasıl rahat karşılanmış insan merak ediyor doğrusu?

Biraz da hoşgörü var tabi, mesela adamın lakabı öküz, öküz Mehmet paşa diye bir sadrazamı var Osmanlı’nın. Babası Karagümrük’te öküz nalbantıymış sonra Enderun'a alınmış okumuş etmiş sadrazam olmuş. Ama lakabı hep öküz kalmış.

Bu müsamaha varmış yani, bir de zaten herkeste lakap olduğu için? 

Hatta bir hikaye anlatırlar öküz Mehmet paşayla ilgili derler ki işte savaş meydanı çadırda istişare ediliyor, öküzlerden bir tanesi kafasını uzatıyor çadırdan mööö diyor herkes tabi gülüşüyor öküz Mehmet paşa da kendilerine güldüklerini anlıyor, birisi boş bulunuyor paşa diyor ki ne dedi bu öküz bana biliyor musunuz diyor ne dedi paşam diyor. O da diyor ki ya paşa seni anladık sen bizdensin de bu kadar eşeğin içinde ne işin var dedi diyor. Hem nüktedan hem taşı gediğine koyuyor hem de hoşgörüyle yaklaşıyor. Yani Osmanlı biraz doymuş çözelti.

‘İYİLİK VE KÖTÜLÜK AYNI YÜZDEDİR’

Yani bir yaptırımı yokmuş değil mi üstad, sonuçta bir paşaya lakap takılıyor?

İşte sadrazam kendi lakabı kendi lakabıyla dalga geçenlere bir cevap veriyor. Herkes de hakkını alıyor. Tiz vurun kellesini bana güldü diye bir şey yok yani bir kısım filmlerdeki gibi.. Her devirde iyi insan kötü insan olmuş , Davinci’nin iyilik kötülük aynı yüzdedir diye bir hikayesi var. Son akşam yemeği tablosunu yapacak iyi insan yüzü arıyor kendisine Hz. İsa'yı insan olarak betimleyecek. Bir operaya gidiyor opera salonunda baş solisti çok beğeniyor yüz hatları çok düzgün birisi. Diyor ki bana modellik yapar mısınız İsa'ya modellik yapacak adam arıyorum sizin de çok fiziğiniz düzgün altın oran v.s. ondan sonra hay hay diyor atölyesinde çalışıyorlar. İsa'yı çiziyor tabi iş uzuyor kötü yüzü arıyor bu sefer öyle bir kötü yüz olmalı ki İsa'ya ihanet edecek Yahoda'nın yüzü olacak bu da fakat bir türlü bulamıyor aradan iki yıl üç yıl geçiyor. İşte kilise ve ruhbanlar bastırıyor hadi yap şu tabloyu bitir artık falan, istersen senin tablonu yapayım diyor kötü yüzü, aman aman diyor herkes kaçıyor. Sonra yine bir temsil çıkışı tiyatrodan sarhoş üstü kusmuk pislik içerisinde bir adamla karşılaşıyor. Adamın suratı böyle acayip ifrit bir surat diyor ki ben bunu temizleyim götüreyim buldum diyor. Götürüyor temizliyor yatırıyor atölyesine. Sabah olunca bana diyor modellik yapar mısın. Adam ayılınca diyor ki ben bu atölyeye geldim. Allah Allah nasıl olur. yani bu atölyeye herkes gelemez. Ben diyor size modellik yaptım diyor, İsa yüzünü benim yüzüme bakarak çizdiniz diyor. İyi insan yüzü aramıyor musunuz siz diyor ben kötüyüm diyor, şimdi de kötü insan modeli olacaksın diyor falan. Sonra Davinci de diyor ki iyilik ve kötülük aynı yüzdedir. İnsan iyi de olabilir kötü de olabilir. O da bir kader. Osmanlı döneminde de iyi, ceberut tuttuğunu koparan hırsla makam mansıp peşinde koşan ya da kırıp döken insanlar olmuş mu evet olmuş. Ama bütün Osmanlı böyle olmuş diyemezsiniz. Çok böyle derviş meşrep devlet adamları da olmuş, mütevazi insanlar da olmuş, kabiliyetlileri de olmuş sarhoşu da olmuş hırsızı da olmuş yani. Bu devirde yok mu her devirde olacak.

Peki hocam üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap ya da sergi var mı?

Mesela bundan sonra Osmanlı adetlerini yazmak isterim. Ama o tabi uzun bir süreç. Onu biraz askıya aldım şimdi . Bir arkadaşım abi ya sen iyi yazıyorsun bize bir kaç makale yaz falan dedi internette işte bir dergiye bir kaç makale verdim. Osmanlı'da doğum ritüelleri. Doğum öncesi hazırlıklar doğum esnası doğum sonrası ve çocuğun okula başlayana kadar geçireceği süreçte.. Bunu yazdım yolladım. Bir kaç ay sonra yayınlanabilir. Ve ebruyla alakalı kendi otobiyografim gibi bir şey yazdım.

Hocam onu derlemek daha zordur sanki hani lakapları anladım da. Adetlerin hangi birini toparlayacaksınız yöre yöre de farkediyor çünkü?

Evet yöre yöre farkediyor ama benim daha çok merkez aldığım nokta İstanbul. Çünkü payitaht. Bütün yörelerin kültürünü bir anlamda iblikten geçiriyor ve uyguluyor. Dolaysıyla Osmanlı İstanbul’unda kültürel hareketler çalışma alanım. Bazen de geziyorum yurtdışı, eş dost diyor ki Mısır'ı bize anlatsana diyor, Mısır'ı konuşuyoruz. Belki sömestr tatilinde yine bir hafta Mısır bir hafta Kudüs ziyareti düşünüyorum. Önceden Suriye’ye gidiyorduk şimdi oradaki tarihi zenginlik kültürel zenginlik tahrip edildi. Bu kardeşlerimize de Allah yardımcı olsun. Bu memleket çok güzeldi aklıma geldikçe içim cız ediyor.

‘SANAT SEKÜLER YA DA POLİTİK OLMAMALI’

Hocam dünyayı belki de sanat kurtarır ne dersiniz? Her gün yeni bir gelişmeyle uyanıyoruz evet, güç mücadeleleri savaşlar kavgalar, ama aslında insanın özündeki iyiliği uyandıran şey bir yerde sanat değil mi ortak paydada? Evrensel çünkü..

Hani Yunus'un dediği gibi yaratılanı severiz Yaratan'dan ötürü. İşte sanat bunu açığa çıkartabiliyorsa sanattır. Evet evrensel ama onu herkes evrensel görmüyor bir bakıyorsunuz benim sanatçım diyor kendi fikrindeki sanatçıya sahip çıkıyor. Halbuki öyle bir şey yok.

Ya da kendi fikrini yaymak diğer kültürlere empoze etmek için o sanatı kullanıyor?

Evet, sanat bence seküler olmamalı, sanat politik de olmamalı. Hani edebiyat dersinde okuturlardı ya tanzimat edebiyatçıları sanat toplum içindir diye çalışmış serveti fünuncular da sanat sanat içindir diye çalışmış. Bence her ikisi de olmalı ama sadece insan için değil ağaç için çiçek için toprak için su için sanat bir eleştiri kaynağıdır aynı zamanda ama eleştirirken kırıp dökerek negatif bir eleştiri değil..

‘RUHA HİTAP EDERSENİZ BEDENİ

ZATEN HİZAYA GETİRİRSİNİZ’

Eleştiri için esnek zarif bir nefes kapısı..

Çok doğru, yani sanat o anlamda çoğu şeyi düzeltebilecek bir unsur. Sadece ebru için değil yani keman için de böyle piyano için de. Dolaysıyla ruha hitap eden bir olgu sanat ruha hitap ederseniz bedeni zaten hizaya getirirsiniz.

Kaleyi içerden fethetmek gibi yani. Çok teşekkür ederim hocam vakit ayırdığınız için, Rabbim sizi ebru teknenizden ve öğrencilerinizden ayırmasın…

Önce Vatan Gazetesi

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.