Dinimiz, bayanlara okuma yazma öğrenmeyi ve ilim tahsil etmeyi yasaklamamıştır.’

Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER ‘Sâliha Hanımlar’ı Anlatıyor…

 

ÖNCE VATAN Gazetemizin Değerli Okuyucuları!

Ededî âleme intikalinin 4. Yıldönümünde, Rahmetle anılmasına vesile olur niyazı ile ‘Hocaların Hocası’ Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer Hocamızla, vefatından bir ay önce yaptığım ve daha önce yayınlanmamış röportajı sunuyorum. 

İyi okumalar…   

Oğuz Çetinoğlu: Bâzı ailelerde; çok nâdir olmakla birlikte, câhiliyye dönemi kalıntısı olarak kız çocuklarına, bayanlara gerekli değeri vermedikleri görülüyor. Bu tür yanlışlıklar içerisinde olan din kardeşlerimizi aydınlatır mısınız?

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer: Cemiyetin en küçük birimi olan ailede kadın ve erkeğin mecburî olarak bulunması, toplum hayatında, bunlardan herhangi birinin ihmal edilemeyeceğini ortaya koyar. Ancak halk arasında bazen, hanımların erkeklerden aşağı olduğu izlenimini veren davranış ve anlayışlar, İslâm Dininin gereği imiş gibi gösterilmek isteniyor. Bu sebeple yurdumuzda hâlâ, az da olsa, kız çocuklarını okutmayanlara, kız çocukları ve hanımların çalışmalarını dinî yönden mahzurlu bulanlara rastlıyoruz.

Şunu hemen belirtelim ki Yüce Tanrımız Kur'ân-Keriminde emir ve yasaklarını, nimet ve külfetlerim bildirirken kadın ve erkeğin her ikisini birlikte anar. Sorumluluklar ve inanç bakımından kadın - erkek farkı yoktur. 

Çetinoğlu: Bu düşünceyi doğrulayan âyetlerden örnek vermeniz mümkün mü?

Ecer: Elbette! Nahl sûresi 97. âyette; ‘Kadın - erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Sevaplarını yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.’

Ahzab sûresi 73. âyet: ‘Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara, Allah'a ortak koşan erkek ve kadınlara azab verecektir. Allah inanan erkek ve kadınların tevbelerini kabul buyuracaktır. Allah bağışlar ve merhamet eder.’

Âl-i İmran sûresi 195. âyet: ‘Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun kadın olsun iş yapanın işini boşa çıkarmam.’ 

Nisa sûresi 124. âyet: ‘Erkek veya kadın mümin olarak kim yararlı işler işlerse, onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez.’

Bu âyetlerde Yüce Tanrımız iki noktayı vurgulamaktadır: İnanmak ve hayırlı işler işlemek. 

İnanmanın da, hayrın da en iyisi,  en faydalısı bilgiyle, kültürle, ilimle olur. Fâtır suresinin 28. âyetinde;  ‘Allah'tan en çok korkanların âlimler olduğu belirtilir. O halde dinimizin kadınlara ilmi, okuma - yazmayı yasaklaması kesinlikle düşünülmemelidir. İnsanlar, iyiyi - kötüyü birbirinden ilim ve akılla ayırt ederler. Allah erkeklere farz kıldıklarını hanımlara da farz kılmış, yasakladıklarını hanımlara da yasaklamıştır. İslâm tarihinde ilk okul cami, ilk öğretmen Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber camide, önceleri, sadece erkeklere ders veriyordu. Daha sonra haftanın bazı günlerini hanımlar için ayırdı.   O günlerde Peygamberimizi dinleyen Müslüman hanımlar çeşitli sorular da sorarlardı. Toplu derslerin dışında tek tek gelip peygamberden bilgi alanlar da olurdu. Dinimizde hanımların ve kız çocuklarının eğitim ve öğretim görmeleri günah veya yasak olsaydı,  Peygamberimiz böyle yapar mıydı?   Gene Peygamberimiz zamanında okuma - yazma güçlüğüne rağmen bunu öğrenen hanımlar olmuştu. Peygamberimizin hanımlarından Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Hz. Ümmü Seleme'nin okuma - yazma bildiklerini ve Abdullah kızı Şifa'mn birçok kimseye okuma - yazma öğrettiğini bilmekteyiz.

Çetinoğlu: İslamiyet kadın haklarına önem veren bir din olarak bilinir. Bilinir de uygulama sırasında kusurlu hareket edenlere de rastlanmaktadır. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ecer: Mısırlı bilginlerden Prof. Muhammed Ebu Zehra bir kitabında Müslüman hanımların haklarını şöyle özetler: ‘İslâm Dini kadına, erkeğe vermiş olduğu hakları vermiştir. Kadın da erkek gibi, İslamî hükümlerin tamamına uymakla mükelleftir. Teklife ehliyette kadın, erkeğe eşittir. Erkeğin sahip olduğu malî haklara kadın da sahiptir. Erkeğe vâcib olanların aynısı kadına da vacibdir. Kadının vazifeleri de erkeğin vazifeleri gibidir. Kadın her nevi iltizam ve taahhüdler altına girebilir. Başkalarıyla hukukî işlere girişir.  

Bu durumda hanımlar dinimiz yönünden mal edinebilirler, ticaret ve ticarî anlaşmalar yapabilirler, kendi mallarını satabilirler. Yâni bugünkü modern hukuk terimiyle ifade etmek gerekirse tam bir ehliyete sahiptirler. Tam bir ticarî ehliyete sahip olan Müslüman hanımlar kendilerinin, ailelerinin,   bağlı oldukları toplumun ekonomisine, üretimine katkıda bulunabilmek için kendilerine yakışan, din ve ahlâklarına uygun düşen bir mesleği benimseyip çalışabilirler.   Dinimiz, hanımların çalışmalarını, ülke ekonomisine katkıda bulunmalarını yasaklayıcı hiçbir emir ve hüküm taşımamaktadır. Hanımlar çiftte - çubukta, bağda - bahçede çalışabilecekleri gibi terzilik, örgücülük, halıcılık yapacaklar veya kendilerine uygun bir başka uğraşıyı ev hanımlığının ve anneliğin yanında yürütebileceklerdir.  

Çetinoğlu: İslamî hükümler açısından kadınların yapabilecekleri-yapamayacakları meslekler var mıdır?

Ecer: Hanımların seçecekleri meslekler zamana, medeniyet düzeyine ve sosyal şartlara göre değişecektir.

Peygamberimiz zamanında Müslüman hanımların savaşlara katıldıklarını biliyoruz. Katıldıkları savaşlarda hastalara bakarlar, yaralı ve ölüleri taşırlar, yemek pişirir, su getirirler ve hatta mecburî hallerde fiilen savaşa bile katılırlardı. Savaş, hanımlar için en tehlikeli ve en zor bir çalışma yeridir. Peygamberimiz, Müslüman hanımların böylesine güç ve tehlikeli bir alanda çalışmalarına izin verdiğine göre Müslüman hanımların savaştan daha az tehlikeli diğer meslekleri seçebilecekleri sonucu ortaya çıkar. Hz. Ömer, Abdullah kızı Şifâ Hâtûn’un fikirlerine, görüşleri önem verdiği, onu tadtir ettiği için, Medine'nin çarşı - pazar'ını kontrol etmekle görevlendirmişti. Bu bir çeşit zabıta memurluğu idi. 

Müslüman hanımlardan -tarih boyunca- bilginler, şairler, sanatkârlar, çeşitli mesleklerde ün ve başarı kazananlar çıkmıştır. Peygamberimizin hanımı Hz. Aişe devrinin en büyük bayan din bilginlerindendi. Peygamberimizin kızı Hz. Fâtıma'nm çok güzel şiirler yazdığını biliyoruz. Şiir ve edebiyatla uğraşan hanımlar sayılamayacak kadar çoktur. Evliya Çelebi'nin verdiği bilgiye göre 17. yüzyılda İstanbul'da 9.000 hafız vardır ve bunlardan 3.000’i hanımdır.

Çetinoğlu: Hanımlar için yasaklanmış bir meslek yoktur’ Diyebilir miyiz?

Ecer: Ailesine, yurduna, devletine ekonomik katkıda bulunmak isteyen, ev hanımı olmanın dışında cemiyete yararlı olmak isteyen Müslüman hanımların başarabilecekleri ve de çağın icapları olarak toplumun reddetmediği meslek ve memuriyetleri yapmalarında din yönünden hiçbir mahzur yoktur. 

Çetinoğlu: Özellikle eğitim konusunda hanımlara, erkeklerden fazla ve önemli görevler almalı... 

Ecer: Hanımlar okur - yazar, kültürlü ve yurt ekonomisine katkıda bulunabilecek bir mesleğe sahip olurlarsa hem yetiştirdikleri ve terbiye ettikleri çocuklar sağlam karakterli, millete - devlete yararlı olurlar hem de geri kalmışlıktan kurtulmamız mümkün olur.

Atatürk bir konuşmalarında; ‘Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir.’ dedikten sonra şunları ekler: Allah'ın emrettiği şey, İslâm erkek ve kadınının beraber olarak ilim ve irfan kazanmasıdır. Kadın ve erkek ilim ve irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak mecburiyetindedir. Bu konuyu, Atatürk’ün şu sözleriyle bitirmek istiyorum: ‘Daha selametle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz bir yol vardır: Büyük Türk kadınını Çalışmalarımızda ortak yapmak. Hayatımızı onlarla birlikte yürütmek. Türk kadınının ilmî, ahlakî, içtimâî ve iktisadî hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı yapmak yoludur.’

 Çetinoğlu: İslam, iyilik yapmayı emreden bir dindir. Konu ile ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Ecer: İslâm dini biz insanlar için gönderilmiş, bizim ve toplumumuzun iyiliği, refahı, huzuru ve saadeti için emirler ihtiva eden bir dindir. Dinimizin adı olan ‘İslam’ kelimesinde sulh, sükûn, samimiyet ve bağlılık anlamları vardır. Yani İslâm'ın sâdece adı bile iyiye samimiyetle bağlanmak demektir. Dinimiz ve Peygamberimiz, insanların mutluluğu, huzuru için iyilikte yarışmamızı emrederler. Peygamberimiz ilk Cuma hutbesinde: ‘Kendini cehennemden korumak isteyen kişi bir hurma tânesiyle bile olsa iyilik yapsın. İyilik yapmak için hiç bir şeyi olmayan güzel söz söylesin.’ buyurur. Güzel ve tatlı söz insanları birbirine bağlar, kötülükleri kaldırır kırgınlıkları yok eder. 

İnsanoğlu, kişilerin gönüllerini iyi sözle ve güler yüzle alabilir,  onları memnun edebilir. ‘Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır’ atasözümüz, iyi ve tatlı sözün oynadığı yapıcı rolü çok güzel ifâde eder. Yüce Tanrımız Bakara sûresi 263. âyette şöyle buyurur: ‘Güzel bir söz ve iyilik, arkasından incitme (eza) gelen bir sadakadan daha iyidir.’ 

Çetinoğlu: Önemsiz’ görerek iyilik yapmaktan uzak duranlar var…

Ecer: İyiliğin büyüğü küçüğü olmaz. Her insan kendi gücü oranında iyilik yapacak, yapmakla da kalmayıp iyiliği yaygınlaştıracaktır. Her mümin iyiliği kendisi yapacak, iyiliğin yayılmasına çalışacak, başkalarının iyilik yapmalarına da yardımcı olacaktır. Kur'ânda bu nokta açık bir biçimde belirtilmiştir. İyilik yapmak kadar, iyiliğe yardımcı ve aracı olmanın da sevabı vardır. Kur'ân-ı Kerim’in Nisa sûresi 85. âyetindeki  ‘Kim iyi bir işte aracılık ederse, onun sevabından aynı değerde bir hisse alır.’ Hükmü, bunu gösterir. 

Çetinoğlu: Hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmayacağı meselesi var… 

Ecer: Dinimizde, her işin bir karşılığı olacağı ilkesi vardır. Bu karşılık sebebiyle insanlar birbirlerine saygılı davranma durumunda olduğu kadar, iyilikte yarışmaya da yönelir. Her işin bir karşılığı vardır ve bu iş iyılikse Tanrı katında sevablıdır. Bakara sûresi 215. âyette; ‘Şüphesiz Allah yaptığınız her iyiliği bilir.’ buyrulduğu gibi, başka bir âyette de ‘Kendiniz için yaptığınız iyiliği daha iyi ve daha büyük karşılık (ecir; olarak) Allah katında bulursunuz.’ Buyruğu yer alır.  

Bu emirlerde, hiçbir iyiliğin Allah'dan gizli kalamayacağı ve her iyiliğin Allah tarafından daha büyük bir iyilikle karşılanacağı müjdesi vardır. Böyle bir müjde inananları iyilik yapmada yarışmaya yöneltir.

Çetinoğlu: İyilik değerli bir harekettir. Yapılan iyiliğin değerini artırmanın da yolları olmalı…

Ecer: İyiliklerin bazıları maddî iyiliklerdir, maddî yardımlardır. Yoksullara, muhtaç olanlara yokluğunu hissettikleri şeyleri vermek, onlara yardım etmek sevaptır. Ancak, bizim de sevdiğimiz işe yarar şeyleri sadaka olarak vermek daha büyük iyiliktir ve daha çok sevaplıdır. Allah Kur’ân-ı Keriminde şöyle buyurur: ‘Sarf ettiğiniz iyi şey kendinizedir. Zaten ancak Allah'ın rızasını kazanmak için sarf edersiniz, sarf ettiğiniz iyi bir şeyin karşılığı -haksızlığa uğratılmaksızın- size verilir. (Bakara/272)

‘Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyi kişi olma rütbesine erişemezsiniz. Ne verirseniz şüphesiz Allah onu bilir.’ (Al-i İmran/92)

Çetinoğlu: İyilikte yarışmanın insanlara sağlayacağı görünmeyen faydaları da olmalı… 

Ecer: İyilikte yarışmak, hayırda yardımlaşmak insanları mutlu kıldığı kadar, toplumun yücelmesine, refahının artmasına da yarar sağlar. İyilikte yarışan Müslümanlar, kendileri için istedikleri iyi şeyleri komşuları, yakınları için de istemelidirler. Bir hadislerinde Peygamberimiz; ‘Hayatımı elinde tutan Allah'a ant içerim ki, bir kul, kendisi için dilediğini komşusu için de dilemedikçe gerçekten inanmış olamaz.’ Buyurur.

Çetinoğlu: Maddî olmayan iyiliklerin de sevabı vardır. İyiliklerin mutlaka maddiyatla bağlantılı olmamasının hikmetlerinden söz eder misiniz? 

Ecer: Evet! İyiliklerin mutlaka maddî olması gerekmez. Eğer öyle olsaydı iyiliklerin sevabına sadece zenginler kavuşurlardı.

 

DERKENAR:

TÜRKLERDE VE İSLAM’DA KADIN

     Türkler gerek toplum hayatında gerekse aile hayatlarında kadına çok kıymet verirlerdi. Hakanlar ülkeyi eşleriyle birlikte yönetirler, törenlerde eşleriyle aynı tahtta otururlar ve gerektiğinde ülkeyi kadın hükümdarlar yönetirdi. Buhara hükümdârı Kabaç Hâtun gibi… 

     İslamiyet’ten önceki câhiliye döneminde kadının hiçbir değeri yoktu. Kız çocuklar doğar doğmaz diri diri toprağa gömülürdü. Kız evlat doğuran kadını boşamak eşinin en tabiî hakkı idi. İslamiyet’le birlikte kadına büyük önem verildi. Kur’an-ı Kerim’de kadın ile ilgili hükümler yer aldı. Dolayısıyla İslamiyet’in kadın anlayışı ile Türklerin kadın anlayışı arasında paralellik oluştu.  

     1304-1377 yılları arasında yaşayan İbn Batuta Ceyhun ve Seyhun nehri arasında yaşayan Türklerde hükümdar tahtının iki prenses tahtı arasında durduğunu ve bunlardan birinin, eşi olduğunu belirtir. Harezm bölgesi için şöyle der: ‘Hakan’ın eşi olan hâtun bana yüz gümüş dinar gönderdi. Emir'in kız kardeşi onuruma şölen verdi.’ Anadolu'yla ilgili olarak şöyle der: ‘Hâtun karşımızda ayağa kalktı, bizi incelikle selamladı; bizimle iyilikle konuştu ve bize yiyecek getirilmesini buyurdu.’

     Avrupalılar Türk kadınlarının erkekler gibi ata bindiklerini, ok attıklarını veya öküz arabalarını sürdüklerini görünce, en az Müslümanlar kadar şaşırmıştır. Joinville de, İbn Arapşah da kadın askerler ve kadın avcılar karşısında aynı tepkiyi gösterir. Kadın avcı ve askerleri epik metinler de doğrulamaktadır. ‘Seken Hâtun at saldı, karımını bastı, kaçanını kovmadı, aman deyeni öldürmedi!’ diye anlatır. Başka bir metinde, genç bir erkek ile genç bir kız arasındaki dövüş anlatılır: ‘Yumruklaştılar, birbirlerine girdiler ve güreştiler.’ 

      9. yüzyılda İbn Rüşd ve 11. yüzyılda el-Bekrî gibi Müslüman yazarlar Türk kızlarının eşlerini seçmekte hür olduklarından söz ederler. 

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER

8 Ağustos 1934 târihinde Niğde’nin Bor İlçesi’nde doğdu. İlk ve ortaokulu Bor’da okudu. Lise tahsilini Niğde’de tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Vatanî görevini 1960-1961 yıllarında Levazım Teğmeni olarak Borçka’da yaptı. 

1962 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde memuriyet hayatı başladı. 1963-1965 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi’nde Meslek Dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı.    

1965-1966 yıllarında Ankara Radyo ile Eğitim Merkezi’nde yazar öğretmen, 1966-1970 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü İslâm Mezhepleri Târihi öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 1970-1971 yıllarında Bakanlıkça inceleme-araştırma yapmak üzere Bağdat’a gönderildi.  1976 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Târihi Kürsüsü’nden doktora diploması aldı. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1984 yılında Yrd. Doç. Dr. unvanını aldı. Fakülte’de;  İslâm Târihi ve Medeniyeti anabilim dalı başkanı, Din Eğitimi ve Sosyal Bilimler bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Araştırma yapmak üzere İngiltere'ye gönderildi. Burada ilmî toplantılara katıldı.

Birçok mahallî, genel ve hakemli dergilerde makaleleri yayınlandı. Hâlen, Kayseri’de elektronik olarak da yayınlanan Erciyes Gazetesi’nde ilmî konularda makaleleri yayınlanıyor. Ayrıca; aylık dergilere makaleler yazmaktadır. Çeşitli yayınevleri tarafından basılmış 30 civarında eseri bulunmaktadır. 

  

Yrd Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer, İslâm Târihi ve İslâm Mezhepleri Târihi öğretim üyesi olarak çalışmakta iken yaş haddinden emekli olmuş, 7 Aralık 2014 tarihinde, Kayseri’de tedâvi görmekte olduğu hastanede 80 yaşında vefat etmiş,  Doğum yeri olan Niğde’de toprağa verilmiştir.  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.