YORUMCU’LARA CEVAPLAR VE MUTALA’ALAR!... (5/11) 

Hasan Kemal Aslan – 25.12.2018, 17:35

Hocam yazılarınızı okuyorum... Anlıyorum. Yazılarınızda anlayamadığımız bazı kelimeler oluyor. Biraz daha sadeleştirerek yazabilir misiniz? Malum bizim nesil çok fazla anlayamayabiliyoruz Arapça-Farsça kelimelerden. 

Azîz Kardeşim. Yaşınızı, tahsil vaziyetinizi ve müktesebâtınızı bilmiyorum. Aziz Kardeşim. Bir milleti millet yapan en ehemmiyetli unsurlarından birisi de, bütün ferd’lerinin, müştereken, konuştuğu-anlaştığı dilidir. Ne hazindir ki, bu Azîz Milleti, ebed-müddet, İslâm-Türk Mediniyyetinden koparmak isteyenler, önce kadîm, İslâm harflerini, Latin harfleriyle değiştirdiler. 

Güneş Dil Teorisiyle, “Dilimizi, özüne döndüreceğiz, öz Türkçeleştireceğiz, Dilimizden Arapça-Farsça kelimeleri, “İhrâç edeceğiz,” diye, diye, Türk Dil Kurumu’nun başına getirdikleri, Agop Dilaçar ve yardımcıları vasıtasıyla uydurukça kelimelerle zengin Türk Dili kısırlaştırıldı. 

“Koşul, parasal, sorun, soyut eğilim, 

Ya bunlar Türkçe değil, ya ben Türk değilim...” 

N.F.Kısakürek 

Son yıllarda, sosyal medya denilen internet vasatında, ba’zı kelimeler ve terkipler kısaltılarak bir-iki harf’le ve işâretlerle ifade edildiği için, ma’alesef, Türk Dili, Dilimiz iğdiş edilmiştir. 

Mes’ele, Arapça-Farsça kelime ve terkiplerin kullanılması değil, Türkçe-Türkçe’leştirilmiş kelime ve terkiplerin unutulması-unutturulması mes’elesidir. 

Bilindiği gibi, Kur’ân’ın dili, İslâmî hurufat arasında, “P”, “Ç” harfleri yoktur. Günlük hayatta kullandığımız, “Çarşamba, Perşembe, Peder, Piyaz” gibi kelimeler, “Ârifâne, Âlimâne, Mâhirâne, San’atkârâne,”deki ekler, Farsça’dan dilimize geçmiştir. Ama, kullanıyoruz, anlıyoruz. 

Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya akın eden Milleti’mizin geçtiği ülke’lerin kavimlerinin konuştuğu dilden müte’essir olduğu bir vâkıa’dır. Üç kıt’a, Yedi İklim’de hükümran olan Devleti Âliyye’mizin teb’ası arasındaki muhtelif kavimlerin dillerinden de müte’essir olduğu da bir başka vâkıa’dır. Dilimize en fazla Arapça-Farsça kelimelerin girmiş olması da tabî’î’dir. 

Zengin Türkçe’mizde günlük hayatta kullandığımız kelime ve terkip’lerin ekserisi, Arapça-Farsça kelime ve terkip’lerden oluşmaktadır. Her ne kadar ba’zıları unutulmuş, ba’zıları Galat-ı Meşhûr hale gelmiş ve ba’zıları da ma’alesef, mahallî şivelere kurban edilmiş. 

“Allâhu A’lem” (Allâhu Â’lem, yağmur yağabilir) şive tağyiri ile “Ellâm” haline getirilmiş, “Zâhir,” (Zâhir böyle söylemiştir), “Hazâar” şeklinde şive’de değiştirilmiştir. 

Aziz Kardeşim, tam olarak muvaffak olmasam da, elimden geldiğince, İstanbul Türkçesiyle yazmaya (tahrire, desem anlayamadım, diyebilirsiniz) gayret ediyorum. Ağdalı Türkçe değil, ama, zaman zaman, Arapça-Farsça terkip’ler kullandığım da oluyor. Biz muharrir’ler tahrîrâtımızla, sizler Kurrâ-i Kirâm biraz idrâk gayretiyle, Türkçe’mizin daha da yozlaşmasını, fakirleştirilmesini önleyebiliriz. 

YORUMCU’LARA CEVAPLAR VE MUTALA’ALAR!... (5/12)

Mehmet Ali – 30.12.2018, 22:22

Muhterem hocam, cevabınız için teşekkür ederim. Sözünüzü tekrar yazayım: "Ne o devirde, ne de bu devirde, akl-ı Selîm sahibi hiçbir kimse, ne o devrin idarecisini ve ne de bu devrin idarecilerini hâşâ! ilahlaştırdı, Peygamberleştirdi.” Cümleniz mâzî (geçmiş zaman) sigasında. Türkçede -dı/-di eki görülen (yani şahit olunan) geçmiş zaman için kullanılır. "Ne geçmişte ne bugün hiç kimse idarecilerini ilahlaştırmadı/peygamberleştirmedi” diyen bir kişi söylediğine şâhit olmuş demektir. Olması gerekeni anlatmak böyle olmaz; onun için gereklilik-lüzum sigası kullanılır. Eki -malı/-melidir. Cümle şöyle olsa üstüne söz yoktu: "Geçmişte hiç kimse idarecilerini ilahlaştırmamalı/peygamberleştirmemeliydi, bugün ve gelecekte de ilahlaştırmamalı/peygamberleştirmemelidir. Bunu ancak akl-ı selimden nasibi, şeriattan haberi olmayan sefih kişiler yapabilir ve merduttur.” Olması gerekenle olmuş bitmiş elbette farklıdır. Ama olması gerekeni olmuş gibi ifade edersek yanlış anlamalara sebep oluruz.

YORUMCU’LARA CEVAPLAR VE MUTALA’ALAR!... (5/12) 

Mehmet Ali – 30.12.2018, 22:25

Okuyucu ifadeye bakar, kalbinize değil. Selam ve hürmetler. 

Azîz Kardeşim, Mehmed Ali Beyefendi. 

Herhangi bir kompozisyon ve şiir müsabakasında, jüri hey’eti azası veya reisi edasıyla yaptığınız tahlil, ihtar ve irşarınız için teşekkür ederim. Paragraf’a anahtar cümle, “Akl-ı Selîm”dir. Evet, mâzîde, -ki, 62 yıldan beridir, bu nezîh Câmia’nın arasındayım. Elli yıldır da yazı yazıyorum. Mâzîm’deki hiç bir devirde, hiçbir akl-ı Selim sahibinin, açıkça yazayım, “Falanca Ağabeyimize (hâşâ!) Üç Peygamber’in tasarrufu verildi,” dediğine şahid olmadım. Elyevm de (geçen hafta, bu haftaya göre mâzî’dir, hatta, bir dakika öncesi şuan için mazidir. 

Şu ana kadar, filhâl, (şimdiki zamanda da) hiçbir akl-ı Selîm sahibinin böyle bir zırvayı-safsata’yı söylediğine şâhid olmadım. 

Verilen haber, ya da sorulan sualler “gereklilik-lüzum” ihtimâl haberi-suâli değildi ki, Her ne kadar ben burada açıkça ifade edemediysem de, Haber, mâzi sigasıyla yer, zaman ve isim verilerek geçilmişti.

“Geçmişte hiç kimse idarecilerini ilahlaştırmamalı/Peygamberleştirmemeli,”nin mefhumu muhalifi, “Geçmişte ba’zıları (akl-i Selim Sahibi olanlar da istisna edilmiyor.) idarecilerini ilahlaştırdı/Peygamber’leştirdi,”dir. 

Akl-ı Selîm sahibi olmayanlar, sefih ve mecnûn olanlar, bu kabil zırva-Safsataları geçmişte söylemiş olabilirler, hâlen söylüyor olabilirler, belki de gelecekte de söyleyeceklerdir. Akıl, Medar-ı Şerî’attır. Aklı olmayanın dini de yoktur, cezâî ehliyeti de yoktur. 

Merhûm, Meşhûr Ruhiyatçı (Ruh ve Akıl Hastalıkları Uzmanı), Prof. Dr. Ayhan Songar anlatmıştı. 

“Bakırköyü, Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastahâne’sinde, devrin Başhekimi, Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Hoca’nın Asistanıydım. Hastahâne’mizdeki kadîm hastalardan birisi, kendisinin Peygamber olduğunu zannediyor, iddia ediyordu. Her yıl, Kamerî Takvim, Rebî’ulevvel ayının 12.gecesinde, hastalardan, ziyaretçilerden para toplar, Mevlid-i Şerif’i okuturdu. Tedâvî’de müdâvim hekimler, bizler ve başkaları, kendisine, “Hani sen Peygamber olduğunu iddia ediyordun? Şimdi Sevgili Peygamber’imiz salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimize Mevlid okutuyorsun, dediğimizde, “aslında siz de haklısınız,” diye geçiştirirdi. 

“Ben ihtisasımı tamamladım. Bu Hastahâne’den ayrıldı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Psikiyatr Kürsüsünü kurdum, diğer taraftan, Lâleli Ordu Caddesi üzerindeki husûsî

muayenehânem’de hastalarımı kabûl ediyordum. Aradan yıllar geçmişti. 

Bir akşam muayenehânem’e, bu hasta çıkageldi. “Ayhan Hoca beni tanıdın mı? Hani, Bakırköyü, Ruh ve Akıl Hastahânesi’nde, kendisinin Peygamber olduğunu zanneden bir hastanız vardı ya, “O hasta benim,” dedi. “Buyur dedim, karşıma oturttum, anlat bakalım,” dedim. 

Anlatmaya başladı. Ayhan Bey! “Ben iyileştim, ben kendimi Peygamber zannediyordum. Aslında ben Peygamber değil, (hâşâ!) Allah’imişim de haberim yokmuş,” dedi. 

ÇOK MÜHİM BİR TENBÎH VE İHTAR!...

Pekçok râvî’nin rivâyet ettiği ve hemen hemen, bütün sahîh hadis külliyatında yer alan bir Hadis-i Şerif’te, Sevgili Peygamber’imiz salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz: 

- “Ben’den bir hadis rivâyet olunduğunda, (Allah’ın Resûlü şöyle buyurmuştur, denildiğinde), söyleneni, Kitâbullah’a arz’ediniz. Benden rivâyet edilen Allah’ın Kitabı’na uygun ise kabûl, değilse reddediniz,” buyurmuştur. 

İbn-i el-Ekvâ’nın rivayet ettiği bir başka Hadis-i Şerif’te ise: 

- “Her kim, benim söylemediğim bir şeyi bana izâfeten söylüyorsa, cehennem’de oturacağı yeri şimdiden hazırlasın,” buyurmuştur. 

Azîz Kardeş’lerim. Her kim ki, Hazreti Üstazımız, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Medâr Mürşid ve Müceddid Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.) Efendi Hazret’leri, Sahib-i Zaman ve Vâris-i Nebî’dir. 

Hem kim, Efendi Hazret’leri ve Efendi Hazret’lerine izâfeten yakınlarından birisinden bir şey naklederseler, “Efendi Hazret’leri şöyle buyurmuş, Efendi Hazret’leri böyle buyurmuş, veya en yakınlarından duydum, Hazreti Üstazımız, şöyle buyurmuş böyle buyurmuş der ise, söylenenleri, ehl-i İlim olanlar, Allah’ın Kitabına, Sünnet-i Resûlullah’a arz’etsinler, Kitaba ve sünnete uygun ise kabûl, değilse hemen reddetsinler. 

Ehl-i İlim olmayan ihvân ve ahavât en yakınlarındaki ehl-i İlim olan bir kardeşimize sorsunlar, Kitabullah’a, Sünnet-i Resûlullah’a uygun ise kabûl, değilse, reddetsinler. 

İmâmü’L-Müfessirîn, Fahruddîn-i Râzı rahimehullah, Tefsir-i Kebîr’inde Bakara Suresi’nin son 285, 286.âyetlerinin tefsirini bitirince, şöyle du’â eder. 

“Şu kelime’lerin kâtibi, fakir, ümid’siz, miskin der ki, “İlâhî (Allahım!) Talebim, yazdıklarım, muradım, her şey senin için, senin rızanı kazanmak içindir. Doğruları yazabildiysem senin muvaffak kılmanla isâbet etmişimdir, fazlın ve kereminle bu aciz kulundan kabûl buyur. Hata etmiş isem, fazlın ve rahmetinle bu kuluna azab etmekten vazgeç.” 

Bendeniz de derim ki, bu yazdıklarımız isâbetli ve kardeşlerimiz için fâideli ise, Allah’ın tevfikı iledir. Hata etmiş isek, bizim kusurumuzdandır. Rabbi’mizin Fazl-u Keremine sığınırız... 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mehmet Ali 2019-01-12 22:39:43

Estağfirullah muhterem hocam, jüri azası veya reisi olmak nerde biz nerde... Cevabınız için teşekkür ederim. Bazı cemaat reisleri için "İki peygamber gücündedir" iddiası ses kaydı şeklinde medyaya düşmüştür ve bir tekzip de yapılmamıştır. Yazınızdan "Hayır hiç kimse böyle bir şey dememiştir." mânâsını çıkardığım için o mevzubahis yorumu yazmıştım. Yorumum şu ifadelerinizi celb ettiği için bir hayra vesile olmuştur diye düşünüyorum: Hem kim, Efendi Hazretleri ve Efendi Hazretlerine izâfeten yakınlarından birisinden bir şey naklederseler, Efendi Hazretleri şöyle buyurmuş, Efendi Hazretleri böyle buyurmuş, veya en yakınlarından duydum, Hazreti Üstazımız, şöyle buyurmuş böyle buyurmuş der ise, söylenenleri, ehl-i İlim olanlar, Allah'ın Kitabına, Sünnet-i Resûlullaha arzetsinler, Kitaba ve sünnete uygun ise kabûl, değilse hemen reddetsinler.

Avatar
m ozturk 2019-01-13 16:06:26

hocam, naçizane bahsettiğiniz dahil aşağıda verilen rivayetlerin zayıf olmasından bahsediliyor. m.islamoğlu gibi ehli dal bu rivayeti hadis müessesini tezyif için çokça kullanıyor,
."Benden size iyi olan bir şey rivayet edilirse, onu kabul edin, şayet doğru olmayan bir şey nakledilirse de onu reddedin. Çünkü ben doğru olmayan bir şey söylemem" [3]."Bazı kimselere ne oluyor ki, Allah'ın kitabında bulunmayan şart¬lar ileri sürüyorlar? Kim Allah'ın kitabında bulunmayan bir şart ileri sü¬rerse, isterse yüz şart koşmuş olsun, bu batıl olur. Allah'ın şartı en doğru ve en güvenilir olandır" [4].
Bunlara benzer daha birçok rivayet bulunmaktadır. İmam el-Beyhakî der ki: Bu türden hadisler, tamamı zayıf olan başka tariklerle de rivayet edilmiştir.” [1].el-Kâmûsu'l Muhît” yazarı Şeyh Muhaddis el-Fîrûzâbâdî Sifru's Seâde” kitabının sonunda, şöyle der: (Bu şekilde) nakledilen sahih ve sabit olmuş bir rivayet yoktur. Bu, mevzu hadislerin en kötülerindendir. Bilakis bu hadisin hilafına olan bir

Avatar
m ozturk (2) 2019-01-13 16:10:07

devam : hocam rivayetin zayıflığı ile ilgili malumat yer darlığı nedeni ile tam arzolunamadı, ilgilenenler için :

http://www.musellem.net/forum/hadis-sunnet-ilimleri/hadislerin-kurana-arzi-ile-ilgili-rivayet-edilen-soz-sahih-hadis-i-serifmidir/

Allah cc ve Resulu en iyi bilendir, hata etti isek Yüce Mevla'dan af dileriz ; mevzu öyle hassas ki Efendimiz sav den söylemediğini söylemek veya söylediğini örtmek, Ya Rabbi bizi muhafaza eyle, sana sığındık.