Çağdaş emperyalizmin temellerinden biri, hedef ülkenin veya halkın zayıf yönlerini doğru tespite dayanmaktadır. Bu bağlamda tarih, sosyoloji, sosyal psikoloji, siyasal kültür gibi sosyal bilim alanlarında asırları aşan araştırmalar, bu araştırmalara dayanan projeler sözkonusudur. Sömürgeciliğin öncü karakolları olarak kabul edilen Oryantalizm, doğu toplumlarının sosyal bilimler alanlarındaki özelliklerini araştırır. Özellikle sosyal bilimlerde geri kalan doğu toplumlarında birçok alandaki temel kaynaklar Oryantalistlerin emeklerinin ürünüdür. Bu yönüyle birçok faydalı eserler de ortaya çıkmıştır. Bununla beraber batılı araştırmacılar, kendi menfaatleri istikametinde hedeflere yöneldiğinden bilimsel araştırmalarda da çoğu kere bu yönde sonuçlara ulaşmışlardır. Bu anlamda Oryantalizm sayesinde emperyalizmin bilimsel temeli oluşturulmuştur.

Günümüzde sömürü düzeninin diğer bir ayağını da bilim emperyalizmi oluşturmaktadır ki belki burada yapılan iş uluslararası ticarette rekabetten başka bir şey değildir. Her müteşebbis gibi her ülke kendi ürününü pazarlamak, rakiplerini etkisiz hale getirmek yolunda daha fazla kalite, reklam, ulaştırma gibi yan hizmetlere önem vermek durumundadır. Bu rekabet doğal olarak sömürgecilik dönemindeki avantajlarıyla başta İngiltere, Fransa, ABD olmak üzere batılı devletlere yaramaktadır. Hemen her alanda İngiltere veya ABD menşeli araştırmalar oldukça zengin olup bunlara ulaşım son derece kolaydır. Gerektiğinde maliyeti de ödenir, çünkü en pahalı meta ulaşılamayandır.

Bununla beraber sömürgecilik tarihindeki yeri tartışmalı olan mesela Japonya, Almanya veya birçok Uzakdoğu ülkeleri de bu alanda başarılıdırlar. Buna karşın Ortadoğu ve Afrika ülkeleri en geride olanlardır. Türkiye’nin yeri de pek iç açıcı değildir. Örneğin son 25 yılda Türkiye’de üretilen makale sayısı 98.186 olduğu halde bu rakam ABD’de 5.861.401, İngiltere’de 1.443.131, Japonya’da 1.371.470 ve Almanya’da ise 1.318.796’dir. Nüfusu Türkiye’nin yaklaşık 1/18’i durumundaki Norveç ve Finlandiya’da ise 100.975 ve 137.856’dır. Türkiye’de yazılan makalelerin etkinliği, atıf alma oranı da pek iç açıcı değildir.

Bilimsel eser bağlamında kitap, makale, patent, marka üretme ve diğer faaliyetler bakımından tembelliğin birçok gerekçesi, belki bahanesi olabilir. Ancak bir gerçek var ki kısaca beyin göçü diyebileceğimiz olayın farklı bir veçhesiyle karşı karşıyayız. Doçentlik veya atama jürilerinde son derece başarılı adayların dosyalarında zengin çalışmalara şahit olabiliyoruz. Ancak birçok arkadaşımız nedense Türkçe çalışmalara veya Türkiye kaynaklı yayın birimlerine adeta boykot uygulamaktadırlar. Öyle ki Türkiye’de doçent unvanı almak isteyen nice arkadaşımızın bir tek Türkçe çalışmasını göremeyebiliyoruz. Yurt dışında doktorasını yapıp Türkiye’deki bir üniversitede göreve başladıktan sonra da bütün çalışmalarını yurt dışında yayınlamayı tercih edebilmektedirler. Halbuki aynı indekslere giren nice Türkiye menşeli dergi bulunmaktadır. Kullanılan kaynaklar da tamamen İngilizce olabilmektedir. Türkçe birincil kaynak yerine İngilizce ikincil kaynaklar tercih edilebilmektedir. Bütünüyle Türkiye ile ilgili veya bir Türk devlet yahut siyaset adamının görüşlerini ele alan çalışmanın referansları dahi önemli ölçüde İngilizce olabilmektedir. Aynı konuda yanıbaşındaki arkadaşının başarılı çalışması yerine hiç de tanımadığı, başarısı tartışılır, fakat yabancı dilde bir kaynağın tercih edilmesi yine sömürgecilik devrinden kalma “beyaz adam üstünlüğünü”, kompleksini hatırlatmaktadır. Her kademedeki bilim jürilerinde bu tür eleştirilerimizi dile getirdik. Bu tür adaylardan sözkonusu eksiklerini telafi etme sözü aldık. Bununla beraber sırf bu eksiklikten dolayı adayların önünü kapatmadık. Çünkü sistem adeta yabancı dilde, yabancı dergide, yabancı referanslı yayını teşvik etmektedir. Elbette ülkemizdeki araştırmacıların uluslararası bilim camiasıyla işbirliği içinde olması gerekmektedir. Ancak bu gerçek asırların bilim, tarih, kültür mirasına sahip ve bugün hiç de küçümsenmeyecek bilim ordusu bulunan ülkemizin sahip olduğu kıymetleri yok saymaz. Birincil çalışmalarını bir başka ülkede yayınlamayı zorunlu kılmaz.

Bu karamsar manzaraya karşın Üniversiteler Arası Kurul’un doçentlik kriterleri kapsamında aldığı son kararı alkışlamak durumundayız. Sosyal, beşeri ve idari bilimler temel alanında başvuran adaylar için getirilen başvuru şartlarının ikinci maddesi “Ulusal Makale” başlığını taşımaktadır. Bu maddeye göre ULAKBİM tarafından taranan ulusal hakemli dergilerde veya diğer ulusal hakemli dergilerde yayınlamış en az dört yayın yapma şartı getirilmiştir. Buradan bilimde ırkçılık benzeri bir endişeye düşülmesin. Çünkü bu kapsamda sadece 24-32 puan istenirken toplamda 100 puan gerekmektedir.

Şüphesiz yeni yönetmelikle getirilen kriterlerin birçok artıları-eksileri bulunabilir. Ancak bütün sorunu yönetmelikte, yasada, anayasada arayarak çözüme ulaşmak mümkün değildir. Ecdadımız “Kem âlât ile kemâlât olmaz” demiştir. Yani kötü âletler ile olgunluklar elde edilemez. Burada “kem âlât” deyince, uygun olmayan düzenlemeler anlaşılıyor. Her türlü olumsuzlukların, kötü sonuçların, hatta enflasyonun, işsizliğin, terörün ve de akademik yetersizliğin sorumlusu olarak anayasalar, yasalar, yönetmelikler görülür. Elbette yasal düzenlemelerin ihtiyaçlar, şartlar ve taleplerle uyumlu olması gerekir. Bununla beraber uygulayıcıların, yöneticilerin, eğitmenlerin de bu bağlamda aynaya bakmaları gerekmektedir. Aksi takdirde ömrümüz yasal reformlarla geçer de her seferinde işler daha da bozulur.

Üniversiteler Arası Kurul’u, ulusal yayınları teşvik kapsamındaki yeni düzenlemesinden dolayı kutluyoruz.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.