Sosyal ve kültürel birikimi olmayan bir teknoloji olamaz!

Türkiye'nin Basın Kartı sâhibi tek Başkonsolosu olan ve aynı zamanda ülkemizin önemli sivil toplum kuruluşlarından Marmara Grubu Vakfı Genel Başkanlığını yapan Dr. Akkan Suver'le bir mülakat yaptık. Türkiye'nin meselelerini, o nispette yaşadığımız olayları ve dış dünya ile ülkemizin içinde bulunduğu münasebetleri sivil bir yaklaşımla ele aldık.

Oğuz Çetinoğlu: Öncelikle sormak isterim. 12 Eylül 1980 öncesine kadar sizi gazete yazılarınızla, kitaplarınızla tanıyorduk. 12 Eylül sonrası çıkardığınız Yeni Düşünce Dergisi ile birden yazılı basının odak noktası haline geldiniz. Milliyetçi Hareket Partisi'nin o dar günlerde sesi oldunuz. İsterseniz mülakata Yeni Düşünce ile başlayalım.

Dr. Akkan Suver: Elbette Yeni Düşünce buyurduğunuz gibi o karanlık günlerde Milliyetçi kadrolara umut aşılamış bir yayın organıydı. Her hafta cuma günleri günün önemli gazeteleri olan Tercüman,  Türkiye, Son Havadis ve Hürriyet gibi gazetelerde mutlaka bizden iktibas edilmiş bir haber bulabilirdiniz. Yeni Düşünce'nin hikâyesine gelince kısaca şöyle özetleyebiliriz. 

12 Eylül olmuştu. Türk siyâset hayatı tepetaklaktı. Başbakan'ından muhalefet liderlerine siyâsetin belli başlı şahsiyetleri gözaltında veya hapisteydi.

Mensubu bulunduğum Milliyetçi Hareket Partisi'nin yöneticileri de başlarında Alparslan Türkeş olduğu halde, hapisteydi.

Partinin sesi olan Hergün Gazetesi de kapatılmıştı.

Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş babasının ve arkadaşlarının hukukla alâkalı meselelerini genç yaşında büyük bir sorumlulukla omuzlamıştı. Dile kolay! Zira peşin hükümlü savcının biri, aralarında babasının da bulunduğu 220 Milliyetçi Hareket Partilinin idamını talep eden bir dâvâ açmıştı.

Evet, 38 sene önce böylesine akıl almaz günler yaşamaktaydık.

Tuğrul Türkeş; bu akıl almaz günlerin birinde; ‘Babamın selâmı var, Akkan Bey ne yapsın, ne etsin bir yayın organı çıkarsın’ diye bir haber getirdi. Ayrıca bir imkânını bulup kendisini ziyâret etmemi de istemişti. Gülhane Askerî Hastanesi’nde Doktor Selim Kaptanoğlu'nun yardımıyla kendisiyle görüştüm.

Dergi önce aylık sonra on beş günlük daha sonra haftalık hâle gelecekti. Öyle de oldu.4 ay aylık yayınlandı. 4 ay sonra on beş günlük oldu. 7 ay sonra da haftalık oldu. Hürriyet Gazetesi'nin dağıttığı Yeni Düşünce'nin tirajı kırk bin, satışı ise otuz yedi, otuz altı bin arasındaydı.

Derginin yayına hazırlanmasıyla birlikte Cemal Kutay, Sait Bilgiç, Necmettin Hacıeminoğlu, Sevgi ve Mustafa Kafalı, Melin Haser, Sevinç Çokum, Sadri Sarptır, Ahmet Kabaklı, Erol Güngör, İbrahim Kafesoğlu, Mustafa Erkal, Ergun Göze, Emine Işınsu, Rıza Akdemir, Reşat Akkaya, Fikret Değerli,  Hüseyin Tanrıkulu, Nefi Demirci, İsa Yusuf Alptekin, Niyazi Yıldırım Gençosman, Tekin Arıburnu, Ahmet Bican Ercilasun, Rafet Körüklü, Aydın Taneri, Reha Oğuz Türkkan, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Zikri Akın, Saim Sakaoğlu ve Tekin Erer'den oluşan bir ana kadro oluşturduk. Bu arada o zor ve meşakkatli günlerde aramızda bulunanlardan adlarını sıralamayı hafıza zaafı ile yerine getiremediklerim varsa mânevî varlıklarından af diliyorum.

Yeni Düşünce’yi beş buçuk yıl yayınladım. Türkeş hapisten çıkınca da Rıza Müftüoğlu'na devrettim. Devrettiğim sayının tirajı otuz dokuz bindi.

Çetinoğlu: Siz gezen, gören ve gezdiğini, gördüğünü yazıya döken bir insansınız. Dostlarınızın size Türkiye'de misiniz, diye takıldıklarını bilirim. Yüz yüze görüşmek isteyenlerle de geçici görevle Türkiye’de bulunduğunuz dönemlerde bir araya gelebiliyorsunuz. Sormak isterim. Nereden ortaya çıktı, bu sivil düşünce hareketine önderlik etmek? Bu arada eklemek isterim ki sivil toplum alanında önemli kabuller gören bir ortam da oluşturdunuz. Bize biraz da bu yanınızdan söz eder misiniz?

Dr. Suver: Gezen ve gören biri olduğum doğru. Bütün zaman fukaralığıma rağmen yazdığım da doğru. İzmir'de yayınlanan Gözlem Gazetesi'nde haftada bir yazıyorum. 1962 yılında gazeteciliğe başladım.1968 yılında Sarı Basın Kartı sâhibi oldum. Devamlı Sarı Basın Kartı taşımaya hak kazandım. Ne var ki kartımızın rengi artık turkuaz oldu. Şimdi diyorum ki Turkuaz Basın Kartlı Başkonsolosum.

Yeni Düşünce Dergisi'ni devrettikten sonra rahmetli Türkeş'in davetiyle MHP ailesinde görev aldım. Partinin Basın Sözcülüğüne ve Genel Sekreter Yardımcılığına seçildim. Bu unvanı uzun yıllar taşıdım. Türkeş'in ebediyete intikaliyle siyâseti noktaladım. Siyâsette başarılı olamadım. Kurucuları arasında bulunduğum Marmara Grubu Vakfı'nın üyesiydim. Önce Genel Sekreter oldum. Sonra seçimle Genel Başkanlığa getirildim. Çift kutuplu dünyanın yıkıldığı o günlerde hayâlimde bir Avrasya düşüncesi vardı. İnanıyordum ki, bölgemizde devamlı olabilir bir barış ancak refahın paylaşılması ile mümkün olabilirdi. Zira o günlerde Yunanistan, Bulgaristan, Romanya daha Avrupa Birliği (AB) üyesi değildi. Azerbaycan toprakları işgal edilmişti. Bosna Hersek ateş altındaydı. İran ile Irak kanlı bıçaklıydı. Filistin - İsrail bugünden farksızdı. Suriye ise teröristlere ev sâhipliği yapıyordu. Orta Asya henüz derlenip toparlanmamıştı. Ben bir barış insanı olarak insanları bir araya getirmeyi ve diyalog yoluyla sivil bir barış ağı oluşturmayı hedefliyordum. Avrasya düşüncesi böyle oluştu. Hâlâ da bu inancımı muhafaza ediyorum. İnanıyorum ki, oluşmakta olan Bir Kuşak-Bir Yol Projesi hayata geçirildiğinde Avrasya bir felsefe olmaktan çıkacak, tıpkı AB Projesi gibi bir barış ve refah projesi olarak Nobel Ödülü alacaktır. Zira Bir Kuşak - Bir Yol Projesi bir refahı bölüşme, bir barış yaklaşımı ve din de, dil de ve kültür de birbirini tanımanın yol haritasıdır. Diyalogun olduğu yerde anlayış ve saygı oluşacağından ötekileşme kendiliğinden sona erecektir. Bu düşüncem dünyada kabul gördü. Bugün Azerbaycan'dan Kuzey Kıbrıs'a, Moğolistan'dan Çin Halk Cumhuriyeti'ne, Romanya'dan Avusturya'ya, Güney Afrika'dan Vatikan'a kadar Marmara Grubu Vakfı'nı kabul eden bir coğrafya oluşturabilmişsem bunu; önce ülkem Türkiye'nin sâhip bulunduğu yüksek değerlere sonra da durmak bilmeyen mütevazı çalışmalarıma borçluyum. Bu çalışmalarımın ana kaynağını ise diyaloga verdiğim önem oluşturmaktadır. Daha çok diyalog,  daha çok başarı...

Çetinoğlu: Hayâlimde bir Avrasya düşüncesi vardı.’ Dediniz. Büyük bir düşünce… Düşüncenizin içeriği hakkında özet olarak neler söylemek istersiniz? 

Dr. Suver:  Benim Avrasya düşüncem üç önemli kavramdan oluşmaktadır. Birincisi refah, zenginlik ve gelişmişliğin paylaşılması… İkincisi: Türkçe konuşun milletlerin ve Türkçe konuşulan devletlerin bir araya gelmesi, ortak kültür ve düşüncenin birlikte yaşatılmasını sağlamak…  Üçüncü ve son boyut ise Avrupa Birliği Türkiye ilişkileridir. Türkiye Avrupa Birliği’ne Kafkas ve Türkistan coğrafyasıyla birlikte intikal etmelidir. Türkiye bu coğrafyaya Avrupa Birliğini taşımalıdır. Bu bir târihî sorumluluk olduğu kadar, çağdaş zenginliklerin bölüşülmesinin de bir icâbıdır.  

 Çetinoğlu: Tahmin ettiğimden de büyük bir proje. Allah kolaylık versin, yolunuz açık, düşünceleriniz hakîkat olsun. 

Peki Efendim, dünyanın birçok bölgesini geziyorsunuz. Ülkemizin buralarla bir kıyaslamasını yapsanız neler söylerseniz? 

Dr. Suver: Her şeye rağmen iyi, her şeye rağmen istikrarlı bir ülkemiz var. Akşam gecenin herhangi bir saatinde korkmadan, endişe duymadan bir yerden bir yere gidebiliyorsunuz. Gelişme var. Düne göre havalimanlarıyla, yollarıyla, viyadükleriyle, köprüleriyle bir büyük Türkiye’miz var. AB üyesi nice ülkeden daha büyük, daha zengin, daha çaplı, daha donanımlıyız. Ama çevremdeki ülkelerden büyük bir eksiğimiz var. Okumuyoruz. Kitap okumuyoruz. Gazete okumuyoruz. Makale okumuyoruz. Herkesin elinde bir telefon... Telefon muhabbetiyle günümüzü geçiriyoruz. Bunu yanlış buluyorum. Batıyı bırakın, Orta Asya'da yayınlanan ve okunan kitap sayısı istatistiklerine bakınız, şaşıracaksınız. Bunu aşmak mecbûriyetindeyiz. Bunu aşamazsak yüz köprü de yapsak, yüz baraj da yapsak gün gelir bunlar yüz para etmez. Zira barajın da, yolun da, köprünün de değerini ancak okuyan, okuduğunu anlayan nesiller bilebilirler.

Çetinoğlu: Madem söz okumaktan açıldı. Gençlere hangi kitapları okumalarını tavsiye edersiniz? Gençlerin olmazsa olmaz okumaları gereken başucu kitapları sizce nelerdir?

Dr. Suver: Haddimi biraz aşacağım. Ama bunu yaşlılığıma veriniz. Gençlerimizin Fatih Rıfkı Atay'ın ‘Çankaya'sını mutlaka okumaları gerekir. 

Aynı şekilde Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun ‘Yaban'ı okunmalı... 

Gene Peyami Safa’nın ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’, Turgut Özakman’ın ‘Şu Çılgın Türkler’, Orhan Pamuk’un ‘Mâsumiyet Müzesi’, Yaşar Kemal’in ‘Sarı Sıcak’, Aziz Nesin’in ‘Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’, Sait Faik Abasıyanık’ın ‘Semâver’, Sabahattin Ali’nin ‘Kuyucaklı Yusuf’, Şevket Süreyya Aydemir’in ‘Tek Adam, İkinci Adam’, İlber Ortaylı’nın ‘Bir Ömür Nasıl Yaşanır’ kitaplarından en az birkaçının okunmasının elzem olduğuna inanıyorum. 

Şiir sevenlerin ise; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bütün Şiirleri” isimli kitabını, Faruk Nâfiz Çamlıbel’in “Han Duvarları”, Orhan Veli Kanık’ın “Garip”, Câhit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş”, Orhan Seyfi Orhon’un “Peri Kızı ve Çoban”, Necip Fazıl Kısakürek’in “Kaldırımlar”, Atilla İlhan’ın “Ben Sana Mecburum”, Behçet Kemal Çağlar’ın “Erciyes’ten Kopan Çığ”, Ârif Nihat Asya’nın “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor”, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Sivaslı Karınca”, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Dillere Destan”, Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” şiir kitaplarını, şiirlerini okuyup ezberlemelerinin gençlerimizin duygulu yarınları için önemli olduğuna inanıyorum. 

Ayrıca Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deneme türünde yazdığı “Beş Şehir” isimli eserini tavsiye ederim. Beş Şehir’de; Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’u kendi hatıra ve yaşadıkları arasında derin bir sevgi ve zengin bir görüşle tasvir ve tahlil eder. Beş şehir, Anadolu Türk-İslâm medeniyeti üzerine yazılmış en güzel eserlerden birisidir.

Bulabilirlerse Bahtiyar Vahapzade’nin “Menim Dostlarım” ve Şehriyar’ın “Heydar Baba’ya Selâm” kitaplarını okumalarını da tavsiye ederim.  

Bu arada din kitapları bahsinde Zat-ı Ali'nizin kaleme aldığı “Mâtürîdî” kitabını da hararetle tavsiye etmek isterim. Zira şiir kadar, roman kadar,  hikâye kadar, seyahat,  târih ve hâtıra kitapları kadar din kitaplarının da önemine inananlardanım.

Zira okumayan genç hangi üniversitenin hangi yükseğini tamamlasa vizyon sâhibi olamaz.    

Çetinoğlu: Biraz diplomatik hayatınızdan söz edelim. Gazeteci ve sivil toplum liderliğinden Karadağ İstanbul Fahri Başkonsolosluğu'na tâyin edilişinizin hikâyesini bir de sizin ağzınızdan  okuyucuya sunmak isterim.

Dr. Suver: Karadağ bağımsızlığına 2006 yılında kavuştu. Ondan önceki adı Sırbistan-Karadağ'dı. Tertip ettiğimiz “Avrasya Ekonomik Zirvesi” toplantılarına Başbakan Yardımcısı olarak Jusuf Kalemperovic katılmaktaydı.

Karadağ bağımsız olunca Jusuf Kalemperovic bana Karadağ'ı temsil edip edemeyeceğimi sordu. Bunun büyük bir onur olduğunu belirttim. Ama ülkeyi tanımadığımı, lisanlarını bilmediğimi ve kendileriyle uzak yakın bir bağlantımın olmadığını söyledim. Beni tanıdığını belirterek ısrar etti. Uzatmayalım, kabul ettim. Yazışmaların tamamlanmasından ve agremanımın gelmesinden sonra 2008 yılında Karadağ'ın ilk fahri Başkonsolosu olarak İstanbul'da göreve başladım. İki yıl Ankara'da Büyükelçi'miz olmadı. O dönemlerde ülkeyi tek başıma temsil ettim. Hâlen üçüncü Büyükelçi ile çalışıyorum. Dile kolay aralıksız on iki yıldır Karadağ'ı İstanbul'da fahri olarak temsil ettim. İstanbul büyük bir şehir… Sanayinin, bankaların ve ticaretin merkezi olan bu şehre bir kariyer diplomatın tâyin edilmesinin gerekliliği üzerinde çok durdum. Zannediyorum Kasım ayında gerçek bir konsolos gelecek ve Karadağ da bu şehirde resmen temsil edilecektir. Bunun gerekliliğine inanıyorum. Ama burada önemle belirtmeliyim ki, aynı anda hem Basın Kartı sâhibi hem de Konsolos olmak bana nasip oldu. Bu da sivil toplumun büyük önemine, küçük bir örnek değildir de, nedir?

Çetinoğlu: Pekiyi yarınlarımız hakkında neler tahayyül ediyorsunuz. Yarınlara sizce nasıl hazırlanmalıyız?

Dr. Suver: Öncellikle barışı, huzuru hedefleyerek, bu uğurda çalışmağı çok değerli bir uğraş olarak değerlendirmekteyim. Şartlar değişmektedir. Artık ülkelerin bağımsızlığı parasının, ordusunun gücüyle değil tasarım yeteneğiyle orantılı olacaktır.

Yakın bir gelecekte dünya milletleri teknoloji üretebilenler ve üretemeyenler olarak sınıflandırılacaktır. Tekniği kültürden ayrı düşünmek ise eksiktir. Teknolojinin tek başına bir anlamı yoktur. Teknoloji ancak bir kültür içinde var olduğu zaman gerçek anlamını bulur. Unutmayalım ki teknoloji; projelerin, sosyal ve kültürel birikimlerin bir uzantısıdır. Ve yine unutmayalım ki, bugün doğanlar gelecek yüzyılda yaşayacaklardır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. 

Dr. Suver: Bana, düşüncelerimi kamuoyu ile paylaşma imkânı verdiğiniz için minnettarım. 

Dr. AKKAN SUVER:

Hâlen Türkiye'nin en prestijli sivil toplum kuruluşu olan Marmara Grubu Vakfı'nın başkanlığını yürütmektedir. 1998 yılından beri aralıksız olarak gerçekleşen Avrasya Ekonomi Zirveleri'nin kurucusu olan Dr. Akkan Suver, Azerbaycan Tefekkür Üniversitesi tarafından Fahri Doktora, Kırgızistan Bişkek Üniversitesi tarafından Fahri Profesörlük unvanı ile taltif edilmiştir.

Kültürler arası diyalog alanında yaptığı uluslararası barış hizmetlerinden dolayı 2007 yılında Papa 16. Benedict tarafından Papalık Madalyası ile onurlandırılan Dr. Suver'e bugüne kadar Azerbaycan Devleti tarafından 2 madalya, Moğolistan Devleti tarafından 3 madalya ve Gagavuzya tarafından da 3 madalya verilmiştir. Dr. Suver Türkiye'nin tanımış gazeteci ve yazarlarındandır. Karadağ Cumhuriyeti’nin İstanbul Başkonsolosudur. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.