Bir yılı daha geride bırakıyoruz. “Hoş Geldin Yeni Yıl” veya “Hoş Geldin 2020” yazıları çoktan vitrinleri süslemeye başladı. Aslında eski yılı biz mi bırakıyoruz, yoksa o mu bizi terk edip gidiyor, ya da yeni yıl gerçekten hoş mu geliyor, yoksa biz “hoş gelsin” mi istiyoruz soruları, kişilere göre, bakış açısına göre, bulunulan konuma göre farklı şekillerde cevaplandırılabilir.

Yeni yıl konusunda tahminlerin ve beklentilerin her sefer farklı çıktığını, dolayısıyla pek de bizim istediğimiz gibi olmadığını geçmiş yıllarda yayımlanan bir yazıda anlattığımı hatırlıyorum. Mesela geçen yılbaşı yazdığım yazıya bakıyorum “7,21’e fırlayan dolardan, 8,11’e kadar yükselen avrodan” bahsetmişim. Hatırlıyor musunuz o günleri? Düşününce “evet”. Ama şu anda “dolar yılı kapatırken 6 lirayı bulur mu?” diye soruyoruz. Tahmin ve beklentilerin bizi ne kadar yanılttığını gösteren basit bir örnek.

Biliyorum yine öyle olacak ama, biz yine de her yıl olduğu gibi klasik yöntemle projeksiyonumuzu önce geçmişe, sonra da geleceğe tutmaya çalışalım.

Şunu sevinçle belirtmeliyim ki, 2019’de terör eylemleriyle toplu bir ölüm faciası yaşamadık. Terörle mücadele konusunda yoğun bir gayretin gösterildiği 2019 yılında, devlet ilk defa savunma yerine saldırı uygulamasına geçti. İlle de terör örgütünün olay çıkarıp masum insanların canına kast etmesinden sonra failleri aramaya çalışmak yerine, bir facia yaşanmadan olayın meydana gelmesini önleyici tedbirler almaya yönelik çalışmalar yaptı ve çok da başarılı oldu. Bu sayede bildiğimiz bilmediğimiz pek çok teşebbüs yarım kaldı.

Şimdi 2019’un öne çıkan olaylarına bir göz atalım:

6 Şubat 2019 : Yılın tepki çeken ilk olayı olarak İstanbul'un Kartal ilçesinde 8 katlı bir binanın çökmesini ve olayda 21 kişinin hayatını kaybetmesini gösterebiliriz. Yeşilyurt Apartmanı olarak zihinlerimize kazınan bu olay, normal zamanlarda lokal bir hadise gibi algılanabilecek bir durumdayken, deprem tartışmalarının olduğu bir dönemde meydana geldiği için, projesinin nasıl onaylandığının, binaya kaçak ilave kat çıkılıp çıkılmadığının sorgulanması açısından bir hayli gündemde kaldı. Sonuçta yine de unutuldu gitti.

12 Şubat 2019: Bir askerî helikopter, İstanbul Çekmeköy Kirazlı Mahallede site içine düştü ve kazada 4 asker şehit oldu. Bu son 21 yılda İstanbul'da düşen altıncı helikopterdi.

Askerlik çok ilginç bir meslek. Son tahlilde yapılması gereken işin özeti, öldürmek ya da bunu yaparken ölmek… İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük devletlerin gizli bir içgüdüyle artık kendi aralarında savaş yapmamaya söz vermeleri, dünyada bir barış döneminin başladığı intibaını uyandırmıştı. Ülkeler askeri yatırımlara çok büyük meblağlar ayırmalarına rağmen askerlik, kızların ilgisini çeken üniformalı elit bir meslek haline geldi.

Bir askerin şu veya bu şekilde ölmesi büyük olay olarak görülürken, son yıllarda terör örgütlerinin Türk Ordusunu hedef seçmesi yüzünden çok şehit verdik. İlk zamanlar şehit bir asker cenazesi, yürekleri dağlayıp bütün milleti kahrederken, üst üste şehitler vermemiz, bizi âdeta buna alıştırdı. Artık asker ölümü, neredeyse haber değeri olmayan sıradan bir olay haline geldi, kanıksandı.

Öte yandan İkinci Dünya Savaşı, dünyayı Amerika ve Rusya gibi iki dev ülkenin başını çektiği iki kutba ayırmış, aralarında “soğuk savaş” adı verilen bir yarış başlamıştı. Bu yarışı kazanmak için uzaya adam göndermek dahil silahlanma konusunda birbirleriyle kıyasıya rekabet yapıyorlardı. Peki, kendi aralarında savaşmayacaklarsa, bu silahlar kimlere satılacak veya hangi mücadelede kullanılacaktı?

1948’de Filistin’de İsrail diye bir Yahudi devletinin kurulmasıyla müslüman ülkelerin yoğun olduğu Ortadoğu’da hiç dinmeyen çatışmaları, Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya yapılan saldırıları, Yugoslavya’nın parçalanmasıyla Sırbistan’da, Bosna-Hersek’de yaşanan Müslüman katliamını, Arap Baharı diye nitelendirilerek pembe bir görünüm verilmek istenen karışıklıkları, Suriye’de ortaya çıkan dramı derinden düşünürsek, sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Evet, plan tamamen Müslüman ülkelerde karışıklık çıkarmak, onları birbirine düşürmek üzerine kurulmuştu.

12 Mart 2019 : Gebze-Halkalı Banliyö Tren Hattı'nın açılışı. İstanbul’un Anadolu yakasında Haydarpaşa’dan Gebze’ye kadar uzanan 1951 yılında yapılmış bir banliyö tren hattı vardı. Benzeri bir hat da 1955 yılında Avrupa yakasında Sirkeci Halkalı arasında açılmıştı.

2004 yılında temeli atılan Marmaray’ın Gebze Halkalı arasında kesintisiz sefer yapmasını sağlamak üzere, uzun yıllar İstanbullulara hizmet veren bu hatlar 2013 yılında kapatıldı. Fakat Marmaray’ın Gebze’ye ve Halkalı’ya bağlantısı bir türlü sağlanamadı. Yaşanan problemler yüzünden uzun süren bu işlem, yerel seçimlerden 20 gün önce alelacele tamamlandı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıldı. Ancak seçimlere olumlu hiçbir katkısı olmadı.

31 Mart 2019 : Yerel seçimler yapıldı. Sonuç olarak Adalet ve Kalkınma Partisi yurt çapında katıldığı 13. seçimden de birinci parti olarak çıktı ama daha önce kazandığı İstanbul, Ankara, Antalya başta olmak üzere 15 ilde başkanlığı başka partilere kaptırdı.

İstanbul seçimlerini CHP’nin çok az oy farkla kazanması birtakım spekülasyonlara sebep oldu, bazı itirazlar yapıldı, iddialar ortaya atıldı ve sonunda Yüksek Seçim Kurulu seçimin yenilenmesine karar verdi.

21 Nisan 2019 : Ankara'nın Çubuk ilçesinde, şehit er Yener Kırıkçı için düzenlenen cenaze törenine katılan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yumruklu saldırıya uğradı.

23 Haziran 2019 : İptal edilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi yapıldı ve CHP adayı Ekrem İmamoğlu, rakibi Binali Yıldırım’a 806 bin oy fark atarak seçimi kazanan isim oldu.

Adaylık öncesi Beylikdüzü Belediye Başkanı olan İmamoğlu, İstanbullular tarafından tanınan bir isim değildi. CHP’den Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olduğunda “İstanbul’un eski bir Belediye Başkanı” olmasından dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesi ilk kez İmamoğlu’nu tanınır hale getirdi. Daha sonra ilginç demeçleri, sempatik konuşmaları ve davranışlarıyla dikkat çeken İmamoğlu, Ordu valisiyle giriştiği bir protokol atışmasında söylediği “basitlik” kelimesinin “itlik” olarak anlaşıldığını iddia etmesiyle de uzun süre gündemde kaldı.

18 Ağustos 2019 : Emine Bulut, Kırıkkale'de eski eşi Fedai Baran ile buluştuğu kafede kızının gözleri önünde bıçaklanarak öldürüldü. Görüntüler ve annenin 'Ölmek istemiyorum' feryadı tüm Türkiye'de yürekleri yaktı. Erkeklerin kadınlara yönelik şiddeti sadece bununla sınırlı kalmadı. Yıl içerisinde maalesef çok sayıda kadın bu şekilde hayatını kaybetti.

3 Aralık'ta balerin Ceren Özdemir, Ordu'da evinin önünde Özgür Arduç tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Olayın detayları ve görüntüleri tüm Türkiye'de infial yarattı. Art arda yaşanan kadın cinayetlerinden sonra Adalet Bakanlığı, kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin bir genelge yayımladı.

26 Eylül 2019 : İstanbul'da Silivri açıklarında 5.8 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Depremin ardından ilerleyen günlerde çok sayıda artçı sarsıntı kaydedildi. Büyük İstanbul depremi korkusu ve tahminleri üzerine bir hayli konuşuldu. Alınan ya da alınamayan tedbirler konusu tartışıldı. Sonuçta yine bir arpa boyu yol alınamadı.

9 Ekim 2019 : Türkiye, Suriye'nin kuzeyinde YPG/PKK ve DEAŞ terör örgütlerine karşı Barış Pınarı Harekatı'nı başlattı. Harekât kapsamında Rasulayn ve Tel Abyad ilçeleri terörden arındırıldı. Harekata ABD ve Batılı ülkeler tepki gösterdi. ABD'de harekât gerekçe gösterilerek 3 bakan ve 2 bakanlık yaptırım listesine alındı.

Türkiye bu şekilde sınır güvenliğini sağlamada isteği doğrultusunda bir mesafe kaydederken, zaten karşımızda olan devletleri bir kere daha rahatsız etti. Bu durum kimileri tarafından “dik duruş” olarak adlandırılırken kimileri de ülkenin yalnızlaştığını iddia ettiler.

29 Ekim 2019 : Her yıl 24 Nisan’da karşımıza dikilen “Ermeni Soykırım İddiası” bu sefer ABD Temsilciler Meclisi’nde gündeme geldi ve 1915 olaylarını "soykırım" olarak tanıyan karar tasarısı kabul edildi.

12 Aralık'ta ABD Senatosu da tasarıyı kabul etti ve 13 Aralık'ta Trump yönetimi, 'bizim pozisyonumuz değişmedi' açıklamasında bulundu. Trump, 1915 olayları için 'soykırım' ifadesini kullanmayarak 'büyük felaket' ifadesini kullanmıştı. Türkiye'den tasarıya ilişkin çok sayıda tepki geldi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, tasarıya karşı olarak yaptığı açıklamada, 'Gerekirse İncirlik’i de kapatırız, Kürecik’i de kapatırız' açıklamasında bulundu.

20 Kasım 2019 : Sözcü gazetesi yazarı Rahmi Turan'ın CHP Genel Başkanlığı için bir CHP'linin Beştepe'de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğüne ilişkin iddiası     siyaset gündemine bomba gibi düştü. Haftalarca konuşulan iddiada haber kaynağının gazeteci Talat Atilla olduğu ortaya çıktı. Muharrem İnce'den Beştepe'ye gittiği iddialarına çok sert yanıt geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu iddiaları yalanladı.

CHP yönetimi ile Muharrem İnce arasında da iddialarla ilgili olarak gerginlik yaşandı. Konu henüz tam olarak açıklığa kavuşmadı.

27 Kasım 2019 : Türkiye Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile "Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat” anlaşması yaptı. Türkiye imzalanan bu anlaşmayla Akdeniz’de adeta Yunanistan'la Kıbrıs ve Mısır arasında bir kalkan oluşturdu. Bu iki ülke ve arkasındaki güçler Türkiye’ye karşı tavır adılar. Yunanistan bize karşı bir şey yapamayınca Libya Büyükelçisinin ülkeyi terk etmesini istedi.

12 Aralık 2019 : Akparti’den istifa ederek ayrılan eski Başbakanlardan Ahmet Davutoğlu'nun liderliğinde Gelecek Partisi adıyla yeni bir parti kuruldu. Partinin, Akparti ve Erdoğan oylarını düşüreceği ve bu amaçla kurulduğu iddia ediliyor. Yine Akparti’nin istifa eden kurucu üyelerinden ve eski bakanlardan Ali Babacan tarafından benzeri bir partinin kuruluş çalışmalarının yapıldığı da biliniyor. Elbette ki son sözü seçimlerde vatandaş söyleyecek.

*       *       *

Aralık ayı olaylar açısından çok yoğun geçti. Beştepe’ye giden CHP’li kim sorusu henüz cevabını bulamazken bu sefer CHP eski milletvekili Sinan Aygün’le Ankara’nın CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş arasında 25 milyonluk rüşvet iddiası gündeme geldi.

Sinan Aygün, TOGO kuleleri inşaatı için kendisinden 25 milyon rüşvet istendiğini ve bunun verilmemesi üzerine inşaatın mühürlendiğini ileri sürerken Mansur Yavaş da Sinan Aygün’ün FETÖ’cü olduğunu iddia ederek olaya farklı bir boyut kattı. İki CHP’linin bu şekilde birbirine düşmesi karşısında olaydan haberdar olan Kılıçdaroğlu’nun sessiz kalması da eleştiriliyor.

*       *       *

Yılın son günlerine Kanal İstanbul tartışmalarıyla girdik. 2011 yılında zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Çılgın Proje” olarak sunulan Kanal İstanbul, o günden bugüne yapılan çalışmalardan sonra, önümüzdeki yıl ihalesi yapılacağı söylenerek tekrar gündeme geldi.

Ana muhalefet partisi CHP başta olmak üzere birçok kurum, kuruluş, STK ve bu alanda söz sahibi olabilecek kişiler tarafından -ki bunların arasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da bulunuyor- şiddetle karşı çıkılan ve eleştirilen projenin, 1994 yerel seçimlerinde DSP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Necdet Özkan’ı tanıtırken, ilk defa Bülent Ecevit tarafından ortaya atıldığı meydana çıktı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “kim ne derse desin, Kanal İstanbul’u mutlaka gerçekleştireceğiz” demesi, tartışmaları iyice tırmandırdı. Bu arada projenin değişik açılardan faydaları-sakıncaları tartışılırken, güzergahındaki arsalardan 44 dönümünün Katar Emiri’nin annesi tarafından satın alındığının ortaya çıkması işi daha da karıştırdı.

Yabancıların Türkiye’de mülk edinmesi belli ölçüler içinde yasak değil. Özellikle Fransız, İngiliz, Alman, İsrailli vatandaşlar ülkemizde toprak sahibi olurken Katarlı birinin mülk edinmesine neden bu kadar tepki gösterildi? Çünkü gündemde Tank Palet fabrikasının Katar’a satıldığı ile ilgili iddialar vardı.

Tank Palet fabrikasının ihalesini 2011 yılında kazanan firmanın 2018’e kadar bir gelişme kaydetmediği ve yeni yapılan ihaleyi kazanan firmanın da Katarlılarla ortaklık kurduğu iddialarına karşılık, fabrikanın Katarlılar’a satıldığını dile getirerek karşı çıkanlar, Emirin annesinin Kanal İstanbul güzergahında arsa sahibi olmasına da şiddetle karşı çıktılar.

Ekrem başkan “Ya Kanal, ya İstanbul” diye direnirken karşısına bir de faytoncular çıktı. Her yıl 800 fayton atının öldüğü bildirilen Adalar’da ruam hastalığı nedeniyle 81 hayvanın itlaf edilmesi bardağı taşıran son damla oldu. İmamoğlu’nun seçim öncesi pek de fazla düşünmeden verdiği vaatler arasında “Söz veriyorum” diye bir taahhütname imzaladığı ve bu taahhütnamede fayton uygulamasına son vereceğini beyan ettiği, dolayısıyla bu sözünü tutması istendi.

*       *       *

Türkiye’nin gündemine yetişmek mümkün olmuyor. Her gün birbirinden ilginç ve önemli olaylar gelişiyor. Yazıya nokta koymaya çalışırken Linbya’ya asker gönderilmesi gündeme geldi. Yukarda bahsetmiştik, Libya’daki meşru hükümetle bir anlaşma yaptık. Anlaşmamızın sürebilmesi ve bize fayda sağlayabilmesi için mevcut hükümetin sağlam durması gerekiyor. İşin tuhafı Libya’da demokratik değil, çatışmacı bir muhalefet var. Elbette Türkiye menfaatlerini korumak zorunda.

Suriye meselesinde başımızın belaya girdiği, hiç hesapta olmayan şeylerle karşılaşıldığı düşünüldüğünde, “Libya da nerden çıktı, orada ne işimiz var?” sorusu elbette hepimizin aklına geliverdi. Fakat bir ülkenin kendi menfaatini koruyabilmesi için denizaşırı başka bir ülkeye yardım gönderebilmesi, bir büyük devlet olma özelliğini de akla getirmiyor değil.

Amerika ilgili ilgisiz dünyanın her yerine karışma hakkını nerden buluyor? Gücünden ve büyük devlet olma ideolojisinden…Biz sınırlarımız ve menfaatlerimiz dahilinde kendimize sahip çıkmak için gerekeni yapmayacak mıyız? Biz “küçük devletiz” deyip sessiz mi kalacağız, boyun mu bükeceğiz?

Sorunun cevabını evet ya da hayır diye vermek kolay değil. Kimseyle başımız belaya girmesin, kimseye bulaşmayalım, kimse de bize bulaşmasın mantığıyla hareket etmeyi bir nevi çare olarak görenler de var, bu gidişata bir dur deyip, kimliğimize, tarihimize yakışır bir tarzda dik durmamız gerektiğini düşünenler de…

Meseleye sadece “insanlar geçim derdinde” mantığıyla bakmak yetmiyor. İstiklalimizi ve bağımsızlığımızı yitirdiğimizde şu an sahip olduğumuz nimetlerin hiçbirisi elimizde olmayacak. Bunu da bilmek ve hesaplamak zorundayız.

NATO’nun vefakâr ve cefakar müttefiki olarak 1950’lerden beri Amerika’nın her dediğine “evet” diyerek yaşamış bir ülke olduğumuz halde, biz kimseye bulaşmıyoruz diye bizi rahat bıraktılar mı? Hayır! Kıbrıs meselesini başımıza bela edenler kim? PKK diye bir terör örgütüyle bizi yıllardır boğuşturanlar, rahat yüzü göstermeyenler, ekonomimizi yerle bir etmeye çalışanlar, her dediklerini yaptığımız halde bizden neyin intikamını almaya çalışıyorlar? Bunları da bilmemiz ve düşünmemiz lâzım.

*       *       *

Son anda karşımıza bir de yerli otomobil tanıtımı çıktı. Geleceğe dönük bir yatırımla elektrikli olarak imal edileceği söylenen ve pek çok yenilikleri ihtiva eden yeni otomobilimiz, daha baştan karşı çıkışlarla beklenen ilgiyi göremedi desek yeridir.

Türkiye vakti zamanında uçak yapmış, ama bu teknolojisi çeşitli kanallardan çeşitli şekilde engellenmiş. 1960’larda devrim otomobilimiz, gösteri yerine giderken benzin konması unutularak yolda kalmış. Cep telefonunun daha yeni çıktığı günlerde bizi kimsenin dinleyemeyeceği şekilde cep telefonu yapılmış, ama yabancı firmalar bir şekilde bizim üretimimizi engelleyip kendi markalarını bize dayatarak bizim ürünümüzü bize unutturmuşlar.

Yaşanan bunca kötü örneklerden sonra hepimizde bir tedirginlik, bir güvensizlik, bir inançsızlık var. Son yıllarda Türkiye’nin silah sanayii başta olmak üzere birtakım ataklarda bulunduğu söyleniyor. Devlet resmi ağızlardan bunu açıkça bildirmiş de değil. Tanklardan, tüfeklerden, helikopterlerden, füzelerden, denizaltılardan bahsediliyor. Gerçek mi değil mi tam bilemiyoruz, inanamıyoruz.

Terörle mücadele konusunda askerimize çok yardımcı olduğu açık seçik bilinen, görülen, söylenen İHA’ların, SİHA’ların başarısı bile -Fransızların insansız hava aracı test uçuşunda yere çakılmasına rağmen- gönlümüzde tam yerine oturmadı. Neden? Çünkü ülke olarak, millet olarak kendimizle gurur duymamız bile engelleniyor. Daha ortaya çıkmadan peşin peşin “biz bir şey yapamayız, bizim yaptıklarımız işe yaramaz, yapıldığı söylenen şeylerle halkımız aldatılıyor, yerli denen şeylerin yüzde bilmem kaçı yabancı malı” gibi değerlendirmelerle kendi ayağımıza kurşun sıkıyoruz.

Böyle bir durumda muhaliflerin dillendirmesiyle insanlar, İHA’nın SİHA’nın, denizaltının, uçağın, tankın, kanal İstanbul’un karın doyurmayacağı propagandasına daha kolay inanıyorlar. Vatandaş bir anlamda şaşkın. Sempati duyduğu siyasi partilerin söylemine göre mi hareket etsin, yazılanlara çizilenlere mi kulak versin, devletine mi güvensin, aklına, zevkine göre mi fikir beyan etsin...

Eskiden devlete duyulan güven esastı. İktidarda hangi parti olursa olsun “devletin bir bildiği vardır ve ülke devletin politikasıyla yönetilmektedir” diye düşünülürdü.

Son yıllarda hükümetle devlet, bilerek veya bilmeyerek birbirine karıştırıldı. Devlet adına yapıldığı söylenen eylemlere de “hükümet etkinliği” gözüyle bakılıyor ya da bize öyle anlatılıyor. Bu ayırımı yapabilmek vatandaşın ne görevi ne de harcı.

Yapılan çoğu işlerin iyi mi kötü mü, faydalı mı zararlı mı olduğunu artık dış devletlerin tepkisiyle anlıyoruz veya anladığımızı zannediyoruz. Onlar iyi derlerse iyi, kötü derlerse kötü belliyoruz. Peki bu devletler acaba bizim iyiliğimizi düşünerek mi hakkımızda kararlar veriyorlar?

Barış Pınarı Harekâtı başta olmak üzere, Ermeni soykırım iddiası, Türkiye Libya anlaşması, Kanal İstanbul konularında dış ülkelerin tepkisinin hemen hemen aynı noktada toplandığı düşünülürse, acaba onların tavsiyesine mi uymalıyız, yoksa tam tersine mi hareket etmeliyiz?

İçeride bu konularda kendi aramızda milli bir mutabakat sağlayamadığımız için gerçekten artık kim doğru söylüyor kim bizi yanlış yola sürüklüyor, ayırmakta güçlük çekiyoruz.,

Birbirine zıt iki kutup arasındayız. Birinin ak dediğine diğeri kara, birinin kara dediğine diğer ak diyor. İnat olsun diye mi, bir bildiği olduğu için mi, insan tereddüt etmekten kendini alamıyor. İki taraf da diğerinin gittiği yolu yanlış ve tehlikeli buluyor.

Hani içinden çıkılmayacak durumlar için atalarımızın söylediği “iki ucu pis değnek” diye bir söz vardır ya, şu anda durum tam da bu noktada. Sizin anlayacağınız siyasetçilere göre “Tünelin iki ucu da karanlık…” Bu açıdan 2020’ye bakarsanız çok şey görünüyor ama, net bir şey görünmüyor demek daha doğru olur.

Biz gene de yeni yılın bize iyilikler, güzellikler, sürpriz sevinçler, hiç aklımıza gelmeyen faydalı şeyler getirmesini dileyelim. Ne demişler, isteyenin bir yüzü kara, vermeyen zenci…

Yeni yılınız kutlu olsun ve eski yıldan çok daha güzel geçsin.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.