Her şairin kafasında ideal bir kadın vardır ve her şair kendi ideal/kadınına şiir yazar. Mistik âşıklar kadından/aşktan yola çıkarak ‘Allah’a ulaşırken, şairler kadından/aşktan yola çıkarak ‘şiire’ ulaşırlar. Mecnun’da tıpkı şairler gibi olmayan Leyla’ya âşık olmuştur. Örneğin Mecnun’un ilahi aşka yükselişinde Leyla bir araçtır. Leyla’yı kendisine getirdiklerinde “Ben gerçek Leyla’yı istiyorum” demiştir. Gerçek Leyla dediği kimilerine göre Allah, kimilerine göre de hayalindeki ideal kadındır. Her ne olursa olsun olmayan kadındır Leyla. İşte şairler bu olmayan kadınlara şiir yazarlar. Aragon’un Elsa’nın gözleri şiiri böyle bir şiirdir. Aragon Elsa’yı gördüğü an çarpılmış ve dünyaca meşhur “Elsa’nın Gözleri” şiirini yazmıştır. Bu şiiri okuyan Elsa’nın ‘bu ben miyim, bu gözler benim mi?’ dediği rivayet edilir. Oysa Aragon’un “Elsa’nın Gözleri” şiirini yazmasına vesile olduğunu bilmiş olsaydı bu soruyu sormayacaktı. Çünkü Aragon her ne kadar var olan Elsa’ya yazmış olsa da, o şiirde ki kadın Elsa değil, idealdeki kadındır. Ki dillere destan bu aşk tek taraflıdır ve yalnızca Aragon tarafından yaşanılmıştır. Çünkü Elsa öldüğünde cebinde seviştiği ve yattığı erkeklerin listesi çıkmış, Aragon derinden yaralanmıştır.[1] Aragon gördüğü kadına değil, görmek istediği kadına yazmıştır şiiri…
Yine Türk edebiyatının en güzel aşk şiirleri platonik aşkla yazılmış şiirlerdir. Karacaoğlan’ın her çeşme başında gördüğü ela gözlü kara gözlü kızar, Necip Fazıl’ın ‘Kaldırımlar’ındaki kadın, Sezai Karakoç’un ‘Monna Roza’ ve Yahya Kemal’in ‘Leyla’sı hayal kadınlardır. Şiir aşk ve tahayyül ile yazılır. Aşk şairlerin ulaşmak istediği Himalaya’dır. Piramitler gibi gizemli, Everes gibi erişilmez zirvedir. Erişince tüketir duyguları.
Kadından ne denli uzak kalınırsa o denli idealleşir, ne denli yakınlaşırsa o denli de bayağılaşır. Aşk, bu yakınlaşma ya da uzaklaşma neticesinde dirilir yahut ölür. Kadın şiirde soyut bir varlık, şairlerin hayatında somut bir varlık olarak yer alırlar. Nice büyük şairin Aragon’da olduğu gibi hayatlarının yükseliş ve inişlerinde hep kadınlar olmuştur. Örneğin Hölderlin rahip olarak yasak bir aşk yaşamıştır. Yaşadığı bu aşk hayatının önemli bir dönemeci olmuş ve sonunda çıldırmıştır. Alman şairi Rilke bir Mısırlı Arap kadınına âşık olmuş, onun için bir gül koparırken eline batan dikenden dolayı yaralanmış ve bu yara(kanser) yüzünden ölmüştür. Nietzsche büyük sanatçıları peşinden sürükleyen Salome’ye karşı büyük bir aşk duymuş, derin acılar çekmiş neticede çıldırmıştır. Yine büyük şair Goethe, arkadaşının hanımına âşık olmuş bunun neticesinde ‘Genç Walter’in Acıları’nı kaleme almıştır. Goethe bu eserinde tamamen kendi aşkını anlatmıştır. Anlatıldığına göre Goethe bu eseri yazmamış olsaydı intihar edermiş. Yine ünlü eseri Faust’ta anlattığı aşk, mitolojik tanrıçalar ile birleşme gayesi gütmesi, onun hayatındaki aşk olgusunun ne denli güçlü olduğunu gösterir. Baudleare’in hayatı fahişelerle geçmiş, ölümü bile frengi hastalığından olmuştur. Bu örnekler çoğaltılabilir pekâlâ. Garip şairi Orhan Veli bir şiirinde;
“Bütün güzel kadınlar zannettiler ki
Aşk üstüne yazdığım her şiir
Kendileri için yazılmıştır.
Bense daima üzüntüsünü çektim
Onları iş olsun diye yazdığımı
Bilmenin”
derken yukarıda anlatmak istediğimiz noktayı işaret etmiştir. Yani şair var olan kadına âşık oluyor ama şiirleştirdiği kadın hayalindeki kadındır. Kısacası olmayan kadınlara şiir yazar şair. Ortada dolaşan kadınlar sadece birer malzemedir şiir için. Yazdığım birçok şiirde kadın en önemli imgedir ama şiirlerde anlattığım kadın kim diye sorsanız cevap bulacağımı pek sanmıyorum. Karacaoğlan’ın aşkları da bir yerde bu anlattıklarımıza benzer. Her çeşme başında gördüğü kıza şiir yazmak aslında o kız için yazmak değildir. İlham ham bir maddedir. O ham maddeyi sizin şuurunuz, tahayyülünüz olgunlaştırır ve böylece şiir ortaya çıkar.
İlham kadınlardan alındığı halde hiçbir kadın şiirlerdeki kadınlara benzemez. Çünkü şiirlerdeki kadın başka sevdiğiniz kadın başkadır. Bu demektir ki, şiir ete kemiğe bürünmüş kadını kabul etmiyor. Cemil Meriç “Kadına doymayanlar kadınla yattıklarını anlatırlar” der. Doğrudur. Şairde ulaşamadığı kadını anlatır, ulaşılanı değil!
Bir gazetenin ekinde “Şair Evlenince” başlıklı bir yazıda yazıyı kaleme alan hanımefendi; “Ya sevgili yar evet deyiverse. Veya şair evlense bir gün biriyle mantıki bir evlilik olsa bu. Eşlerine şiir yazan kaç şair var? Neden hep uzaklardadır özlem? Sevilene hiç ulaşılamaz mı?” diye yazıyordu. Ardından şairlerin eşlerine yazdığı şiirlerden (Nazım, Abdülhak Hamit, Özdemir İnce, Bedri Rahmi) örnekler veriyor. Bence bu eşlere yazılan şiirler, sevgiliye yazılan şiirlerden daha güçlü değildir. Zaten Abdülhak Hamit’in şiiri eşinin ölümü üzerine yazılmıştır. Temel öğe ölümdür ayrılıktır. Diğer ismini yazdıkları şairlerin şiirleri ise, onların en güzel şiirleri arasında yer almıyor. Yazar “eşlerine şiir yazan kaç şair var?” diye soruyor. Aslında buna olumlu cevap verecek şair zor bulunur. Sevgiliye şiir yazmanın kolaylığı karşısında eşine şiir yazmanın zorluğu apaçık meydandadır. Bu tıpkı resmi söylemle sivil söyleme gibidir. Ayrıca şairler de içinde olmak kaydıyla hayatta mükemmel hiçbir kimse yoktur. Mükemmel olan yalnızca hayalimizdekilerdir. Ve biz olmayan kadınlara, olmayan sevgililere yazarız şiirlerimizi. Şiir kadını etten bir kalıp olarak görmüyor; bir ufuk, bir ideal olarak tahayyül ediyor. Bu anlamda şiire kadın bu noktadan ancak bir ufuk, bir ideal olarak girebilir.
[1] Elsa günlüğünde "Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum." Diye yazdığı anlatılır. Elsa’nın bu ifade dahi kadının yaratılış olarak sevilmeye, erkeğin sevmeye müsait olduğunu göstermektedir.