Demokrasi tarihi seyri üzerine  yazmış olduğumuz ilk iki yazıdan sonra bu haftaki yazımızda Demokrat Partinin kuruluş süreci üzerine bazı değerlendirmelerde bulunacağız.

Türkiye'nin bir yandan yeni devrimlerle rejimini güçlendirmek, bağımsızlığını devam ettirmek diğer yandan halkın refah ve mutluluğunu arttırmak amacıyla ekonomiye güçlendirme politikaları aynı anda devam etmiştir.

Atatürk ve arkadaşlarının uygulamaya koyduğu kalkınma modeli ve demokratik arayışlar çabaları 1945’e kadar devam etmiştir.

Özellikle Atatürk’ün ölümüyle başlayan ve "Milli Şef Dönemi" olarak isimlendirilen dönemde ülke, ekonomik ve siyasi olarak sıkıntılar yaşamıştır. Bunda 1939-1945 yılları arasında dünyayı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı'nın etkisi başta gelen sebeplerdendir. İkinci Dünya Savaşı'nda birçok devlet gibi Türkiye ağır bir ekonomik bunalım yaşamış ve bu süreçte erkekler tekrar askere alınmış, ekonomi dibe vurmuştur. Bir yandan İngiltere’nin başını çektiği devletler öte yandan Almanya başta olmak üzere savaşan tarafların kıskacı altında kalınmış ve ağır koşullar altında 6 yıl gibi uzun sayılabilecek, ancak savaşa girmemek gibi önemli bir başarının da göz ardı edilmeyeceği sancılı, sıkıntılı bir süreçten geçilmiştir.

Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na aktif olarak katılmasa da bu savaştan en çok etkilenen ülkelerden birisi olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı sonunda başlatılan tarımsal kalkınma çabaları iki savaş arasında hızlı bir şekilde meyvelerini vermiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı kalkınma hamlelerini sekteye uğratan en önemli ekonomik sebep olarak gösterilebilir.

Kurtuluş Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı arasında daha çok tarım ekonomisine sahip ve devletçi ekonomi modeliyle ayakta durmaya çalışan Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ağır ekonomik koşulla altında daha çok ayakta durması zorlaşmıştır.

Türkiye'nin bu süreçte bir yandan savaşın ağır ekonomik koşulları, öte yandan Sovyet Rusya’nın Boğazları birlikte yönetme, Doğu Anadolu’da tekrar düzenleme yapma; 1925 Moskova Antlaşmasını geçersiz sayacak hükümler içeren istekleri dönemin Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov tarafından gündeme getirmiştir.

Türkiye'nin bu süreçte Rusya’ya karşı duruma gibi bir imkânı ve ihtimali yoktur. Rusya'nın Türkiye’yi kıskacı alan taleplerinin gerçek olup olmadığı hâlâ tartışılan dursun Türkiye’nin iç politikasında özellikle hükümette büyük bir paniğe yol açmıştır.

İnönü önderliğinde yürütülen Cumhuriyet hükümeti bu süreçte Batıyla iyi geçinme Rusya’ya karşı özellikle Amerika’nın desteğini alma politikalarına doğru yönelmiştir.

Türkiye'nin Batı-ABD’ye doğru olan zorunlu tercihi 1945 Yalta Konferansı sonunda dünyanın iki kutuplu hale gelmesinden sonra daha da netleşmiştir. Zira Türkiye’nin Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirdiği devrimler daha çok batıyı öykünen sosyal, ekonomik ve siyasi içeriklidir. Hayat tarzı, siyasi modeli, demokrasi, iç ve dış politikada Batı’nın tecrübelerinden faydalanma üzerine şekillendirilmiştir.

1945 sonrası zorunlu olarak benimsenen Amerikan merkezli batı bloğuna yönelme Sovyet Rusça ve Türkiye’deki bazı uç çevreler dışında yadırganan bir tercih olmamıştır.

Ancak Türkiye’nin benimsediği Batı tercihi, batıyla mücadele ettiği ve Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı verilen mücadelenin ruhuyla çelişmektedir. Bunu açıklamak ve devlet bürokrasisine, askeri bürokrasiye ve yerli sermaye çevrelerine anlatmak bir hayli zordur. Bu yüzden o dönemde Atatürk’ün silah arkadaşlarının da bulunduğu bazı kişi ve kurumlara Sovyet yanlısı, sosyalist, komünist yakıştırmalarının yapılması halkın mevcut CHP Hükümeti ve Cumhuriyet değerlerinden uzaklaşmasını engelleme düşüncesine dayanır.

İnönü hükümetinin bu dönemde Türk milliyetçisi çevrelerle komünist olarak isimlendirdiği çevreleri aynı anda bastırma ve seslerini kısma politikası tam bir Milli Şef politikası olarak tarihe geçmiştir. Bir yandan Sovyet Rusya öte yandan Almanya faktörleri İnönü hükümetlerinin serbest hareket etmesini zorlaştırmış, devleti koruma, milli birlik ve bağımsızlık refleksine yöneltmiştir.

1945 sonrası özellikle 7 Ocak 1946’da Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan öncülüğünde kurulan Demokrat Parti o dönemde mevcut hükümete muhalefet ettiği için ‘sol parti’ olarak kabul edilmiştir. Hatta Celal Bayar, Menderes ve Köprülünün de yazıların yayınlandığı Amerika’da eğitim gören Zekeriya Sertel’in çıkardığı Görüşler Dergisi İnönü Hükümeti tarafından kapatılmış, Tan Gazetesi tahrip edilmiş ve hükümet karşıtlarına baskılar arttırılmıştır.

Milli Şef İnönü’nün onayını- vizesini alarak kurulan Demokrat Parti Celal Bayar’ın İnönü’ye götürdüğü parti kuruluş tüzüğünün onaylanmasıyla meşruiyet kazanmıştır.

Adnan Menderes Demokrat Parti ile CHP arasındaki farkı anlatırken  “CHP ye göre iki parmak daha soldur” ifadeleri tarihe geçmiştir!