Buradayım.

Pir-i Türkistan’ın kutlu şehri Yesi’de.

Mevsim bahara dönüyor, insanın nefesini ciğerinde donduran o çetin kıştan sonra, güneş sonunda gülümsedi bize…                                                                                                                

Pir-i Türkistan’a gittim bugün yine. Yine o bankta oturdum, yine unuttum zamanı. Kalkmaya yakın, bir amca ilişti gözüme. Sol eli türbenin duvarında, başı yere eğik yürüyor… Kör olmayasıca merakım! Amcanın peşine takıldım… Amcanın gözü yerde, benim gözüm amcada. Yedi kere döndük türbenin etrafında… Yedinci tur bittiğinde arkasına dönüverdi bir anda, bağırdı sonra; “Türk! Ne dolanıyorsun ardımda?!” Nutkum tutuldu, donakaldım. Nereden bildi peşi sıra ilerlediğimi? Hem nereden bildi milletimi?! Ne edeceğimi bilemedim. Neden türbenin etrafında yürüdünüz bu kadar diye sordum. Delici bakışlarından soruya soruyla karşılık vererek kurtuldum…                                                                                                                  Arkasını dönüp ilerledi. Türbenin tam karşısına düşen banka oturdu. Benim bankıma… Sonra eliyle gel işareti yaptı. Gittim, yanına oturdum. Bu aralar fazla cesurum… “Cümle Müslümanlar hacı olmak için Kâbe’ye giderler; Kazaklar ise hacı olmak için evvela Hoca Ahmet Yesevi’yi ziyaret ederler” dedi. Hürmetten diye düşündüm önce, fakat sebebi bu değildi… Tepki vermedim, anlatmaya devam etti. Sovyet döneminde Müslümanların hacca gitmelerinin yasaklandığından, insanların Kâbe’ye olan özlemlerini Yesevi dergâhında giderdiklerinden, daha sonradan da bunun bir gelenek halini aldığından bahsetti. Büyüdü gözlerim. Bir an için, karşımda duran muazzam yapıyı Kâbeymişçesine tavaf eden insanları hayal ettim… Karıştım sanki aralarına. Zihnimde dönüp duran bir halkayı takip ettim… Sonra duraksadım birden. Müslümanların Kâbe ziyaretlerini engelleyen, Pir-i Türkistan’ın dergâhında yeniden vücut bulan manevi iklim için ne demişti!? Kabullenmişler miydi? Göz yummuşlar mıydı? Bakmaya kıyamadığım, üzerine kuşların konmasına bile dayanamadığım o güzelim yapıyı incitmişler miydi yoksa?! Bilmek istemedim... Fakat o, durmaksızın konuştu… Toprağı baruttan bir örtü ile örttüklerini, türbeyi dinamitlerle patlatmak istediklerini anlattı. Diken diken oldu etlerim. Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim! Yapmadım ama. Amcaya döndüm tekrar, Türk olduğumu nereden bildiniz diye sordum. Gülümsedi, gülümserken birer minik çizgi oldu gözleri… “Sağ gözün hürmetle, sol gözün merhametle bakıyor. Gözlerin Anka kuşunu anımsatıyor. Türk’ten başka kim böyle bakabilir! Türk olduğunu, bakışlarından bildim” dedi… İçimde mehterler yankılandı sanki… 

Buradayım.

Türkistan’ın yaşlı kalbi Yesi’de.

Sol elim türbenin duvarında, gözlerim yerde, yedi kez tavaf ettim türbeyi. Yedinci tur bitince göğe baktım. Tuttum ellerinden bu güzel şehri, göğsüme bastırdım…                                            

Bir gün veda edeceğim bu şehre, bu türbeye, bu iklime…

Giderken tek bir şey söyleyeceğim; 

“Ayrılık kuru bir vehim.  

Ayrılan kim, ayıran kim?”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.