Değişen sistem ve Ortadoğu denkleminde Türk-Amerikan ilişkileri

Türk-Amerikan ilişkilerinde, papaz Brunson olayı, buzdağının su üzerinde kalan parçasıdır ve sorun çok daha derinlerdedir.

Değişen sistem ve Ortadoğu denkleminde Türk-Amerikan ilişkileri

Türk-Amerikan ilişkilerinde, papaz Brunson olayı, buzdağının su üzerinde kalan parçasıdır ve sorun çok daha derinlerdedir.

16 Ağustos 2018 Perşembe 13:18
147 Okunma
Değişen sistem ve Ortadoğu denkleminde Türk-Amerikan ilişkileri

İSTANBUL

Rahip Brunson hadisesi nedeniyle gündemimizi yoğun bir şekilde işgal eden Türk-Amerikan ilişkileri, şu veya bu şekilde Soğuk Savaş’ın nihayete ermesi ve Irak’ın işgalinden beri giderek kötüleşen bir seyir izlemekte, linear bir şekilde aşağıya doğru inmektedir. Bu hengâmede “papaz” denilerek hafife alınan doktoralı evanjelik misyoner Andrew Brunson’un, FETÖ ve PKK’ya yardım suçlamasıyla gözaltına alınıp, yargılanması bardağı taşıran son damla oldu; tabiri caizse iki ülke bu sebeple tam manasıyla “papaz oldu”.

Halbuki Rahip Brunson olayı buzdağının su üzerinde kalan parçasıdır ve maalesef sorun çok daha derinlerdedir. Türkiye’nin, Rus ve komünizm tehdidi nedeniyle 1952’den beri bağlandığı NATO şemsiyesi altındaki Amerikan çıpasından ayrılarak, kendi çıkarları doğrultusunda yeni denizlere yelken açmak istemesi, Ortadoğu’nun başat dili Arapça’nın gramer terimleriyle mefûl olmaktan fâil olmaya; güzel Türkçemizin yeni tabirleriyle nesne olmaktan özne olmaya dönüşmek istemesi, bölge dillerini iyi bilmeyen ABD tarafından anlaşılamamakta ya da anlaşılmak istenmemektedir. Ortadoğu’da Türkiye, İran ile pek çok Arap ülkesini komünizm, Rusya veya Müslüman Kardeşler tehdidini kullanarak bazen seçtirdiği, bazen de darbelerle alaşağı edip yenilerini getirdiği “kendi adamlarıyla” (our boys) vesayet altına alan Big Brother (ülkeyi yap-satçı patron edasıyla yöneten Trump’la birlikte Big Boss da diyebiliriz), ne 1979 devrimi sonrası İran, ne bağımsız hareket etmek isteyen güçlü bir Türkiye, ne de Arap Baharı süreçlerinde gördüğümüz gibi halkları tarafından seçilmiş demokratik Arap ülkeleri görmek istememekte. Zaten ideologlarından Bernard Lewis de Ortadoğu’nun pek demokrasiye uygun olmadığını! Söylememiş miydi?

Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin, konumu nedeniyle kuzey komşusu Rusya’nın “komünizm” tehdidine karşı, “coğrafya kaderdir” anonim sözündeki soğuk gerçeklik sebebiyle, kadere boyun eğmemizden ve mecburi teslimiyetçiliğimizden yararlanan ABD, bütün süper güçlerde görülen her şeye muktedir olmanın verdiği kendine aşırı güven ve bundan kaynaklanan kibir nedeniyle, artık sistemin değiştiğini Rusya’nın geri döndüğünü, Türkiye’nin eskisinden daha güçlü olduğunu ve bağımsız hareket etmek istediğini bir türlü idrak edememekte. Tıpkı Osmanlıların Avrupa’da 18. yüzyılda meydana gelen değişmeleri ve Sanayi Devrimi’ni vaktinde ve derinlemesine analiz edemeyerek, çarenin hep eskiye dönüşte, kendi tabirleriyle “kanun-ı kadim”de olduğunu düşünmeleri gibi. Nitekim geriye dönüşün mümkün olmadığını, savaş meydanlarında düşman ordularının teknolojik üstünlükleri karşısında acı bir şekilde tecrübe eden Osmanlı, 19. yüzyılda tek yolun değişmek olduğunu geç de olsa idrak etmişti. Zira tarih devamlı bir değişim-dönüşüm içindedir ve asla geri döndürülemez. Herakleitos’un meşhur sözünün çok veciz ifade ettiği gibi “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz”

ABD de bu yüzden, hâlâ tek süper güç olmakla birlikte, 1990 başlarında SSCB ve Varşova paktının çökmesinin ardından çaylak filozof Fukuyama’nın kaleme aldığı “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı kitabıyla artık tarihin ereğine ulaştığı, liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin Dünya’nın tek gerçeği, insanlığın son düzeni ve dönemin zeitgest’i olduğu tezinden vazgeçmesine ve liberal demokrasinin bir krizde olduğunu ilan etmesine rağmen, henüz ABD yönetimlerinin bunun idrak edemedikleri ve tekrar “kanun-ı kadime” yani eskiye dönmek istediği çok açık. Halbuki pek çok Avrupa ülkesinde İslamofobik ve zenofobik siyasi partilerin güçlenmesi, bizatihi Trump’un ABD başkanı olması bile liberal demokrasilerin hâl-i pürmelâlinin apaçık bir göstergesi.

Özel olarak 1990’lardan itibaren Türk Amerikan ilişkilerine bir göz attığımızda I. Körfez Savaşından itibaren başlayan bu kötüleşmenin, aslında ne kadar derin olduğunu anlayabiliriz. Irak’ı tarumar eden ABD’nin, Türkiye’nin bütün karşı çıkışlarına rağmen “uçuşa yasak bölge” ve “çekiç güç” vasıtasıyla ülkeyi fiilen parçaladığı ve kuzeyde bir yönetim oluşturduğu açıktır. Türk halkının demokratik iradesini temsil eden TBMM’nin, ABD askerlerinin Türkiye üzerinden geçişleriyle ilgili 1 Mart 2003 tarihli tezkereyi reddi ve ardından 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk subaylarının başlarına çuval geçirilerek gözaltına alınıp sorgulanmak üzere Bağdat’a götürülmeleri, Türk-Amerikan ilişkilerinde tahribatı büyük bir deprem meydana getirdiği gibi Türk halkının kollektif hafızasında da Amerika’ya karşı onulmaz bir yara açtı.

Özellikle Arap Baharı sürecinde, Suriye meselesinde, Esed yönetimine karşı öncelikle Türkiye ile birlikte hareket eden ABD, müttefikini yalnız bıraktığı gibi, müttefiki için bir beka meselesi olan PYD/YPG ile Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen hareket etmeye devam etti. Bu krizlerin en büyüğü de 15 Temmuz 2016’da FETÖ tarafından Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş meşrû yönetimine karşı yapılan darbe teşebbüsünde ikircikli ve hatta destekleyici bir tutum takınan ABD’nin, FETÖ’nün yıllardır ülkesinde yaşayan elebaşısını teslim etmeye yanaşmamasıdır. Tabi bir de Halkbank genel müdür yardımcısının tutuklanması hadisesi mevcut. Bunlara 2017’de ABD konsolosluk çalışanı Metin Topuz’un tutuklanması ve vize krizi ile son yaşadığımız Rahip Brunson krizini eklemek gerekir.

ABD ile Türkiye ilişkilerini etkileyen tavırlardan biri de Türkiye’nin Kudüs ve Filistin meselesindeki tutumu ile ABD’nin bölgede müttefik bir cephe oluşturduğu İsrail, Mısır ve bazı Körfez ülkelerinin yönetimleriyle olan iyi olmaya ilişkileri ve Katar meselesindeki farklı tutumu. Tabi bunlara İran’la nükleer anlaşmanın feshi ve yaptırımlar hususundaki ayrılık ile bir NATO üyesi ülkenin kendisine verilemeyen silahlar ve füzeleri Rusya’dan almak istemesi ve güçlenen iyi ilişkilerini eklemek gerekir.

Bu karmaşık ve oldukça sorunlu ilişkiler yumağını görmezden gelirsek, konuyu kendisini Tanrı’ya adamış bir din adamının ailesine kavuşması gibi teolojik-dramatik bir zeminde değerlendirmek elbette mümkündür. Maalesef Batı’da FETÖ meselesi de genellikle bu bağlamda ele alınmaktadır. Fakat mesele bir papazın iadesi gibi son derece tâlî ve sıradan bir mevzu olmanın çok ama çok ötesindedir. Şayet olay sadece bir papaz meselesiyse, yazıyı her zaman olduğu gibi bir son sözle bitirelim:

“Ver FETÖ elebaşını, al Evanjelik papazı”

[Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanı olan Prof. Dr. Cengiz Tomar aynı zamanda Kudüs Çalışmaları Merkezi’nin müdürüdür]

AA

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.