Türklerin tarihi bir bakıma batılılaşma tarihidir. Siyasetname’de Nizamülmülk, Türkistan’ın batısında yer alan İran saraylarındaki protokol kurallarının öneminden bahseder. Zira Türkler daha önce göçebe hayattan şehirlere intikal ettiği halde bir takım saray adap ve erkânını öğrenip uygulamada yetersiz kalmıştı. Halbuki çağın şartları ile Büyük Selçuklu Devleti’nin ulaştığı seviye bunları lüzumlu kılmaktaydı.
Osmanlı’nın genişlemesi daha çok batı istikametindeydi. Orhan Gazi devrinde Çanakkale Boğazı geçildikten sonra gemilerin yakıldığı rivayet edilir. Yani geriye dönüş yok. Osmanlı’nın son bir asrı ise kurumsal ve hukuksal anlamda batılılaşma dönemidir. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet ilanları bu dönemin köşetaşlarıdır. Bunlar arasında nice ara kararlar, fermanlar, sözleşmeler daha vardır. Her aşamada “artık batılı olduk” sarhoşluğu ile neler söylenmedi ki? Cumhuriyet’in ilk yıllarında mesela Musul-Kerkük’e veda ederken de batının “muasır medeniyetler topluluğu içindeki yerimizi bir an önce almak için bağrımıza taş bağladık” da bu kararı aldık. Her bir devrim kanunu da bu heyecanla yürürlüğe kondu, karşılığında büyük faturalar ödendi. Batılılaşmak için hepsi normaldi. NATO’ya katılmamız, Avrupa Konseyi üyeliğimiz benzeri diplomatik zaferler de her seferinde yeniden batı ile nikah tazeleme sevinci ile kutlandı.
Tam 50 yıl önceki Ankara Anlaşması bunlar içinde belki de en heyecanlısı idi. 1999’da AB adaylığına kabul edilmemiz ve 2005’de adaylık müzakerelerine başlamamızın bayram coşkusuyla kutlandığını hatırlayalım.
Yine 1996’da ulaştığımız AB ile Gümrük Birliği ise aslında tam üyelik hedefi yolunda en temel haklarımızı AB ülkelerine emanet etmemiz demekti. Bunu da büyük bir sevinçle kutladık. Bu sözleşme ile Türkiye-AB Gümrük Birliği kurulmuş oldu. Aslında Gümrük Birliği entegrasyon çeşitleri içerisinde ileri bir seviyedir. Bu sayede üye ülkeler arasında mal ve hizmetlerden gümrük alınmaz ki sadece bu hali “Serbest Ticaret Antlaşması, STA, FTA” demektir. Gümrük Birliği’nde ise buna ilaveten üçüncü ülkelere karşı da ortak gümrük politikası uygulanır. Yani Türkiye’den Almanya’ya satılan mallar için gümrük vergisi yoktur. Bunun ötesinde G.Kore’den Türkiye’ye giren mallar için de Türkiye tek başına karar veremez, Gümrük Birliği’nin ortak kararı uygulanır. Aynen G. Kore’den Almanya’ya giden mallar için olduğu gibi Bu safhada önemli bir problem var. Türkiye-AB Gümrük Birliği’nde üçüncü ülkeler için alınan karar mekanizmalarında biz yokuz. Türkiye’nin görevi, AB ülkelerinin aldığı kararı uygulamaktır. İşte bu durum, egemenlik haklarımızı AB’ye emanet etmemiz demektir.
Peki neyin uğruna buna imza atıldı? Nasıl olsa diğer aday ülkeler gibi Türkiye’de üç beş seneye kadar AB üyesi olacaktı. Zaten tam üyelikle birlikte Gümrük Birliği de sona ermiş olacaktı. Türkiye tam üye olarak bütün karar mekanizmalarında bulunacaktı. Bütün bu beklentilere karşın Ankara Anlaşması’ndan sonra 50 yıl, Gümrük Birliği Sözleşmesi’nden sonra 17 yıl, aday üyeliğe kabulden sonra 14 yıl ve müzakerelerin başlanmasından sonra 8 yıl geçmiş. Gelinen nokta bütün diplomatik ve politik iğrençlikleriyle havanda su dövmekten ibarettir.
Hemen belirtelim ki resmi belgelerdeki etkisine karşın Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu sonuçtaki etkisi zannedilenden daha az. Zira Almanya ve Fransa kabul ettikten sonra bunların yapacağı bir şey kalmaz. Bu durumda Türkiye düştüğü Gümrük Birliği oltasından çıkış yolu aramaktadır.
Belirtmek gerekir ki Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği sayesinde ülkemiz önemli ölçüde yatırım çekmiştir. AB ülkelerinden Türkiye’ye olduğu gibi mesela Güney Kore ve Japon firmaları da birçok fabrikasını Türkiye’ye kurmayı tercih etmişlerdir. Burada terslik Gümrük Birliği’nin tanımına aykırı bir şekilde karar aşamalarında Türkiye’nin yer almamasıdır. Böylece Türkiye hesaba katılmadan AB’nin üçüncü ülkelerle mesela Serbest Ticaret Anlaşması imzalamaları Türkiye’nin aleyhinedir. Bunun telafisi ise İsviçre-AB arasında olduğu gibi Serbest Ticaret Anlaşması’dır. Bu uygulama ile de AB’den Türkiye’ye ve Türkiye’den AB’ye gümrük vergileri kalkmış olacak. Buna karşın üçüncü ülkelere karşı ise her ülke (Türkiye ve AB) kendi politikasını uygulayacak.
Zaman “AB bizi aldattı” türünden yakınmalar zamanı olmayıp geleceğe yönelik doğru politikalar oluşturmayı gerektirmektedir. Bu durumda AB’nin samimiyeti de test edilmiş olur. Böylece halk da beklenti-hayal kırıklığı sendromundan kurtulmuş olur. Toplum iç politikada olduğu gibi dış politikada da şikayetleri dinlemekten çok sonuç getiren politikaları, bunların uygulamadaki ürünlerini görmek ister.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İstanbul Fatura Basımı

avukat kartvizit

evden eve nakliyat

ofis taşımacılığı