Ocak, zor bir ay. Fakat doğası gereği öyle değil. Bizler; tüm köhnemiş üretim biçimlerimiz ve ezbere yaşam biçimlerimizle onu o hale getirdiğimiz için öyle..

Bu vakitler doğada kış uykusunu, içe dönmeyi, yeniden canlanma vakti gelene dek enerjiyi korumayı temsil ederken, bizim için yeni bir yılın başlangıcını, daha çok çalışmayı, başarmayı ve maalesef tüm bunları yaparken kendimize de, etrafımıza da çok fazla yüklenmeyi temsil ediyor.

Zihniniz bulandığında durun ve nefes alın.

Doğada ocak ayı diye bir şey yok. Tıpkı ‘şu an’dan başka hakikat olmadığı ve onun da esasında bir illüzyon olduğu gibi..

ICA’in Yeni Direktörü Bengi Ünsal Oldu

Londra’da yer alan Çağdaş Sanatlar Enstitüsü (ICA), 75 yıldır Independent Group’tan müzisyenlere, film yapımcılarına ve düşünürlere kadar, her alandan sanatçıların cesur olabildiği ve statükoya meydan okuyabildiği bir yer.

Bengi Ünsal’ı yeni direktörü olarak tayin etti. Bengi Ünsal, 55 yılın ardından kuruluşun ilk kadın direktörü olarak Mart 2022’de görevi devralacak. Yurtdışı sanat ortamının kilit noktalarından birinde daha bir Türk kadını görmek gurur verici.

Wolfgang Tillmans’ın başkanlığında atanan ilk direktör olan Bengi Ünsal, ICA’e 75. yıl dönümünü kutlamaya hazırlandığı dönemde katılıyor. ICA’in başarılı görsel sanatlar, film ve eğitim programlarının yanı sıra, daha kapsamlı canlı performanslar sunmak üzere programın yapımı ve sahnelenmesi için çalışacak; ICA’in yakın zamanda başlayan akşam programlarının başarısı üzerine yeni içerikler ekleyecek ve Cinema 3dijital platformunun lansmanı ile COVID-19 salgını sırasında büyüyen dijital sanatlar programını daha geliştirecek.

Abdülmecid Efendi’yi Yeniden Keşfetmek

Ülkemizde ve çevremizde işler yolunda olmasa da sanat adına güzel işler yapılıyor. Birbirinden kıymetli sergilere ev sahipliği yapan Sakıp Sabancı Müzesi, yine çok konuşulacak bir sergi ile gündemde.

Çok yönlü bir sanatçı olan Abdülmecid Efendi’nin hayatı ve resimleri üzerine kurgulanan ‘’Şahzade’nin Sıra Dışı Dünyası’’ şehzadenin çok yönlü sanatına odaklanıyor.

Trajik bir hayata sahip, önemli şeylerin de yaşandığı ama büyük bölümü bir çöküşe şahit olmuş bir şahsiyetin, sanatla bu kadar teselli bulmasını ve hiçbir resmi eğitim almadan kendi kendini yetiştirmesi son derece etkileyici.

Bir imparatorluğun dağılmasına, çökmesine, babasının ölümüne küçücük yaşta şahit olmuş, tahtını kaybetmiş bir sultanın oğlu olarak hanedanda biraz kenara çekilmiş, kardeşleriyle birlikte gölgede kalmış bir kişi Abdülmecid Efendi.

Görünenin ardındaki şehzade

İki bölümden oluşan serginin ilk bölümünde önce babasını tanıyoruz, Abdülaziz’i. Resim de yapıyor, beste de. Abdülmecid, babadan görerek, tanıyarak ve babasının etrafındaki sanatçıları da, saray ressamlarını da bilerek yetişiyor. Onun çok portresini yapmış. Bu kadar çok otoportre yapmasının, etrafını resmetmiş olmasının da nedeni saraya kapanmak zorunda kalmış olması. Etrafının, saray ahalisinin, eşinin resimlerini yapmış.

İkinci bölüm ise sergi içinde sergi.. Müze koleksiyonunda yer alan 6 tablo, Görünenin Ötesinde Abdülmecid Efendi başlığıyla bilimsel analizlerle yer alıyor.

Şehzadenin ressamlığının yanı sıra edebiyat ve müzikle ilişkisine, dönemin aydınları ve sanatçılarıyla kurduğu yakın dostluklara da dikkat çekiliyor.

Tevfik Fikret’in şiirinden esinlenerek çizdiği üç Sis tablosu ilk kez yan yana.

Tevfik Fikret saraya karşı, hanedanla hiç barışmamış bir kişi, ama Abdülmecid’in yakın dostu. Tevfik Fikret’in Sis şiiri, saltanatı çok ağır eleştirdiği bir şiir. O şiiri okuduktan sonra ona yaptığı bir tablo var. O Sis tablosunun 3 varvasyonu ilk defa bu sergide bir araya geliyor.

Yakın dostu Pierre Loti’e hediye ettiği manzara tabloları; mektupları, bazısı bilinmeyen aile fotoğrafları, aralarında yakın dostu o dönemin aydın kesiminden  Abdülhak Hamid. Onun Finten oyununun prömiyeri için verdiği davet de olmak üzere pek çok mönünün de olduğu 300’den fazla belge.. Felsefeci Rıza Tevfik var ve bir kısmı 150’liklerle sürgüne gidecek ve bir kısmı kalacak ünlü edebiyatçıların hepsini görüyorsunuz dostlarıyla olan bu bölümde, Abdülmecit Efendi’yi yeniden keşfediyorsunuz.

Tarihin çizdiği resmiyet dolu portreyle, gerçek insan portresinin çizgileri zihninizde birbirine karışırken babası Sultan Abdülaziz’e ait besteler de sergi boyunca size eşlik ediyor.  

Bu sıra dışı şehzadeyi daha yakından tanımak için 1 Mayıs 2022’e kadar Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergi devam ediyor olacak.

PODCAST

Şu malum günlerde, resmen gri bir günde bulutların arasından sızan güneş gibi bu podcast’ler. Arsızca umut etmek, umut tazelemek..

Ben Okurum

Deniz Yüce Başarır, uzunca sayılabilecek bir zamandır ‘’Ben Okurum’’ adlı bir podcast yapıyor. Konu kitaplar. Çok kıymetli yazarlarla, yazarların seçtiği bir kitabı konuşuyor. O kitap konuşulurken, kitabın yazarı da yazını da masaya yatırılıyor.. Bilmiyorsanız öğreniyor, merak ediyorsunuz, bazen ‘’Aaa ben o açıdan hiç bakmamıştım’’ diyorsunuz..

Film Koması

Yorumlara bakılırsa, tadı damakta kalmış bir yayın. Sinema dünyasının ilginç olaylarına ayrılmış bölümlerle Melikşah Altuntaş’ı dinliyoruz.

Yazarların Sesinden Öyküler

Bazen kendi seslerinden yazdıkları, bazen de hayata dair anlatmak istedikleriyle yazanların peşine düşen yayınlardan biri. Bir öyküyü iki kat büyülü hale getiren, onu yazarının sesinden dinlemektir, fikrinden yola çıkan ekip, meraklı dinleyicileri yazarlarla buluşturuyor. Yazarların sesiyle güçlenen öyküleri dinleme fırsatını kaçırmamak gerek.

‘’Uygarlıkların Batışı’’, Amin Maalouf

Çok etkilendim, bayıldım. Pandeminin hemen evvelinde yazılmış olan bu kitap, başımıza gelecek felaket karşısında insanlığımızın nasıl davranacağına dair maalesef çok isabetli tespitler içeriyor.

Mütevellit dünyamızın gidişatı, uygarlıklarımızın vaziyeti gibi konular zaten ilgimi çekiyor, ancak bu kitabın siyasete özellikle merakı olmayanlara da tat vereceğini düşünüyorum. Olağanüstü berrak bir dille yazılmış (ve çok iyi çevrilmiş, Ali Berktay’ın eline sağlık); herhangi birinin, ya da bir akademisyenin yahut bir gazetecinin değil de, dünyayı gözlemlemekten bıkmayan bir edebiyatçının kaleminden çıktığını ilk cümlelerde anlıyor insan.

Sanırım şöyle demek mümkün: bu kitap bir ağıt. Ölüm döşeğindeki medeniyetimize, çökmekte olan idealarımıza ve geleceğe dair duyamadığımız umuda yakılmış çok içli ancak bir o kadar da derinlikli bir ağıt.

Bir kişisel not: kitabı okurken, Zbigniew Preisner radyosu dinliyordum; kitabın son cümlelerini okurken evren bana Kieslowski’nin Mavi’sinin meşhur şarkısı Song fort he Unification of Europe’u çalmayı uygun gördü. Ne acayip – Maalouf’un ağıdının en güçlü kısımlarından birinin Avrupa’ya yönelttiği serzeniş olduğunu hatırladım, şarkı kitabın fon müziği oluverdi, biri diğerinin içine geçti..

Zannediyorum Maalouf’un kurgu dışı eserlerini ve denemelerini romanlarından daha çok seviyorum diyebilirim artık, bence bize –hem de büyük bir şefkatle- bu uyarıları yapan bu adama sahip olduğumuz için şanslıyız. Keşke bunun farkında olsak. ‘’Farklı dillere veya dinlere sahip olan halkların birbirinden ayrı yaşamalarının daha iyi olacağını savunan fikirle mücadele etmekten hiç vazgeçmeyeceğim. Etnisitenin, dinin veya ırkın ulus inşa etmek için meşru temeller oluşturduklarını asla kabul etmeyeceğim.’’

Cazın Genç Hali Albüm Oldu

İstanbul Caz Festivali, 19 yıldır sürdürdüğü Genç Caz geleneğine bu sene yeni bir anlam kazandırıyor.

Genç Caz Seçici Kurulu’nun başvurular arasından belirlediği 2021 Genç Caz finalistlerinden, daha önce profesyonel bir albüm yayınlamamış 30 yaş altı genç müzisyenlerin kurduğu August, Cazcuz, Deniz Akan Trio, Kick the Switch ve Gökhan Ulusoy Trio gruplarının her birinden birer parça yer alıyor.

‘’Genç Caz 21’’ albümü İKSV ve Sony Music Türkiye etiketi ve Mehmet Uluğ Fonu desteğiyle tüm dijital platformlarda ve İKSV YouTube sayfasında dinlenebiliyor.

The French Dispach, Wes Anderson

Olacak iş değil bu. Bir Wes Anderson filminde bu kadar sıkılacağımı söyleseler inanmazdım. Kendi kendisinin parodisi gibi bir film çekmiş resmen. Sırtını ünlü oyuncularla dolu kadroya yaslamış, zahmet edip karakterleri bile derinleştirmemiş, hepsi aynı kelimelerle konuşan ve sırf büyük oyuncularla canlandırıldıkları için sevmemiz beklenen karakterler bırakmış sağa sola.

Filmin yarısı niye siyah / beyaz, sen Wes Anderson’sın, olayın renk, zaten onu da anlamadık. Hikâye eleştirisineyse hiç girmiyorum zira hikâye filan yok filmde.

İzlerken şunu hayal ettim: keşke böyle öykülerden oluşan bir film çekmek istiyorduysa mesela Roald Dahl’ın bazı öykülerini çekseymiş yahut çekse bir gün. Dahl’ın kısa, rengarenk ve muzip öyküleri Wes Anderson sinemasına çok yakışmaz mı? Neyse, bu film hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum. Hakikaten çok kötüydü.

Harlem

Sex in The City ama çikolata versiyonu. Çok eğlenceli. Siyahi kadınların her haline bayılıyorum. Dürüst, dobra ve cesurlar.

20’li yaşlardaki dört kız arkadaşın New York’ta eğlenceli ilişkilerini siyahi kültürün bakış açısıyla ele alan bir komedi dizisi Harlem.

Prime Video Türkiye’de ilk sezonuyla yayında.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.