Yılın hem sonu hem de başı olan bir aydayız. Hayat da öyle değil midir? Bazen bir son, yeni bir başlangıç olabilir. İyi ya da kötü bazı şeyleri geride bırakmak güzeldir; değişim heyecan verir. Yenilenir insan ve hatta tazelenir.
 

Soğuk havaları daha çok hissettiğimiz bugünlerde şehirde içimizi ısıtan yeniliklerden;

 

13 yıl aradan sonra yenisine ‘merhaba’ dediğimiz Atatürk Kültür Merkezi (AKM), projesi Şubat 2015’te başladıktan sonra geçtiğimiz Kasım ayında faaliyete geçen Galataport İstanbul ve hareketin sahnesi adıyla HOPE Alkazar, kentin sosyal ve kültürel hayatına umutlu bir soluk olarak girdi.

  

Atatürk Kültür Merkezi’nin kalbinde yer alan ‘Kırmızı Küre’de geçtiğimiz haftalarda muazzam bir dinletinin içindeydim. Yılların ardından kapısından içeri girdiğim binaya mı odaklanayım, bu devasa küreye mi, yoksa müziğe mi bir sarhoşluk hali içinde kaldım. Bu kırmızı küre nedir, kimin tasarımıdır, özel kılan yönleri nelerdir diye aklımı kurcalayan onlarca sorunun yanıtına ertesi sabah merakla ulaşım.

  

Kırmızı Küre, Kaleseramik’in kadın istihdamına destek amacıyla Çanakkale’nin Çan ilçesindeki fabrikasında kurduğu atölyede üretilmiş. Tamamı el işçiliğiyle tek tek üretilen 15.000 adet seramik karo, İtalyan seramik sanatçısı Alexandra Khuen- Belasi’nin özel formülü ile sırlandıktan sonra kırmızı rengini almış.

Yaklaşık üç buçuk ay aralıksız süren çalışmalarda modelleme, kalıplama, sırlama, pişirim, ambalaj ve kalite kontrol işlemleri için özel olarak kurulan 18 kişilik bir ekip, gece gündüz emek vermiş.

Bu küre içindeki merkezin en önemli bölümü olan 2040 kişilik büyük opera salonunun sahnesindeki çukurun ise 118 kişilik orkestra alabilecek kapasitede olduğunu okuyunca rakamlar da büyüleyici geldi. Asma balkonlarla çevrelenen salonun görkemi muazzam. Böylesine bir eserin içinde bir performans izlemek, dinlemek ise tüm özlemlerle sarhoşluk hissi.


Atatürk Kültür Merkezi’nin yeniden açılmasının en güzel yanlarından birisi de merkezin sadece sahne sanatlarına değil plastik sanatlara ve kitaplara da ev sahipliği yapacak olması.

10 yıl önce oluşturulan Vitali Hakko Kreatif Endüstriler Kütüphanesi yeni evi AKM’ye taşındı. 15 bin kitabın birer mücevher gibi sergilendiği kütüphanede imzalı eserler ve ilk basımlar özellikle dikkat çekiyor. Hiç ayrılmak istemediğim bu kütüphanenin anlatımını ben önümüzdeki haftaya bırakıyorum.

Özlenen ve hepimizin ihtiyacı olan kültür merkezi keyifle gezilebilecek, sanatı dolu dolu yaşayacağımız, müzikle dansla ruhumuza iyi gelen bir mekan olmuş hiç kuşkusuz. Merkan Gürsel ve Murat Tabanlıoğlu başta olmak üzere emeği geçen herkese yürekten teşekkürler.

Şehrin tarihi limanı Karaköy’ü yeniden canlandıran, turizmden kültür sanata hayatın her alanına dokunmayı hedefleyen Galataport İstanbul ise kültür – sanat kurumlarının, dünya standartlarında bir kruvaziyer terminalinin, seçkin bir otel markasının, farklı segmentlere hitap eden markaların, kafelerin, restoranların ve ofis alanlarının yer alacağı yeni bir yaşam alanı olarak keşfedilmeyi bekliyor.

Galataport’ta Ara Güler sergisi

Ara Güler’in gözünden gördüğümüz İstanbul’a büyülenmemek mümkün mü? ‘Denize İnen Yol’ sergisinde de Beyoğlu’na baktığımız, Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi’nden yeni fotoğrafların ikonik kareler ile birlikte yer aldığı seçkide Tophane, Karaköy, Galata, Galata Mevlevihanesi, Galata Kulesi, Tünel, İstiklal Caddesi, Galatasaray ve Taksim Meydanı ile çevresinden izler barındırıyor. 31 Aralık’a kadar görebileceğiniz bu seçki ruhunuza da iyi gelecektir.

Beyoğlu’nun en klasik noktalarından, Türkiye’nin ilk sinema salonlarından biriyken yenilenerek, gençlerin kültür – sanat ve spor alanında üretimlerini desteklemeyi amaçlayan ‘HOPE Alkazar’, Alkazar Sineması’ndan Beyoğlu’nun çok kültürlü dinamik yanıyla uyuşan bir alan olarak hayatımıza hızlı bir giriş yaptı.

Dışarıdan kırmızı kadife dev perdesiyle odak noktası olan mekanda, farklı deneyim alanları bulunuyor. Alkazar Sahnesi, spor stüdyosu, yaratıcı atölye, kafe ve ortak çalışma alanları ile çok amaçlı spor sahası olan teras alanı.

  

 

Nike’ın destekleriyle hayata geçirilen HOPE Alkazar her alanda geleceğin peşinde olan isimler ve ekipleri aynı çatı alında buluşturuyor. Dijital sanatın önemli isimlerinden Refik Anadol, ‘Alkazar Rüyası’ adlı interaktif enstalasyonu ile mekana renk katıyor. Anadol ve ekibinin, 150 Türk sinema filmini kullanarak yapay zeka algoritmaları ile yarattıkları bu hayali 20 kanal projeksiyon ve 28 kanal ses ile deneyimlemek eşsiz bir his. Geçmiş ile geleceğin iç içe geçtiği enstalasyonun ikinci bölümünde ise, katılımcılar kolektif bir pigment halinde sahnenin parçası oluyor. Burada dans etmek, sallanmak, yürümek ya da yoga yapmak serbest.

  

Mekanda görülmesi gereken bir diğer nokta da sanatçı Esra Gülmen’in yarattığı ve ziyaretçilerin farklı spor dallarını deneyimleyebilecekleri stüdyo.

İstiklal Caddesi’ne yeni bir soluk katılırken bir başka köklü soluk ise geri çekiliyor. İstanbul’un kadim mekanlarından, Beyoğlu kültürünün son temsilcilerinden Burç Lebon Pastanesi maddi imkansızlıktan dolayı kapanıyor. En yakın arkadaşımı amansız bir hastalığa kaybediyormuş gibi hissediyorum.

Oysa Lebon’un hikayesi çok derin. 1800’lerde açılarak bir statü sembolüne dönüşen pastane, o dönemde Fransız bonbonları, şarapları ve hizmet kalitesinin yanı sıra Alexandre Vallaury tarafından tasarlanmış iç dizaynı ile İstanbul’un en eski mekanlarından biriymiş.

Zarif porselenlerinin, kristallerinin ve yemek takımlarının yanı sıra 1920’lerde Avrupa’dan getirilen ‘Art Nouveau’ fayans duvar panoları da Lebon ile bir bütün oluşturuyormuş.

19. yüzyılda Ahmet Haşim, Tevfik Fikret, Abdülhak Hamit gibi edebiyatçılarımızın buluşma noktası olan Lebon yerini 1940’ta Markiz Pastanesi’ne devretmiş. Markiz’de 1970’de kapanana kadar aynı muazzam hizmet kalitesi ile İstanbullulara hizmet etmiş.

Kentsel dönüşüm sürecinde yıkımlar başladığı zaman anılarımızı da beraberinde yıktılar. Bir rant kapısına dönüşen kentsel dönüşümle. Şimdi de ekonomik nedenlerle yıkımlar başladı ruhları olan mekanlarda.

Oysa bir ülkenin en büyük güçlerinden biri de kültürel mirasıdır ve bu yönde önlemleri almak o memleketi yönetenlerin görevidir. Dünyanın bir çok ülkesinde şehrin simgesi kuruluşlar devlet tarafından desteklenir ve o ülkenin tarih varlığı olarak değerlendirilir. Markiz gitti, İnci gitti, Denizler Kitabevi gitti.. Yaprak dökümü gibi yaşadığımız bu süreçte yarına ne kalabilecek endişeyle merak içindeyim. Üzgünüm.

Raflara her gün onlarca yeni kitap çıkıyor, onların arasından bir seçim yapmak elbette oldukça zor. Bu konuda işi şansa bırakmayı hiç sevmeyen bir okur olarak bu defa iyi ki dediğim bir kitapla eve döndüm. Juvenil’de tanıştım Cem Tunçer’le. Hayatı boyunca yaşadığı travmaları mizahla etkisiz hale getiren muzip bir anlatıcı o. Kısa ama okuyucuda etkisi çok uzun süren öykülerinin hepsi gerçek. Keşke olmasaydı.


Gizlisiz, saklısız bir nevi manevi döküm Düşüş Sonra’sı..

Birlikte çalışmaya başladıktan sonra çok daha farklı okurum ben Selim İleri’yi; kulağımın ardındaki sesinin rengiyle, yaşamının her bir naif detayıyla..

50 yılı aşan yazarlık hayatına sayısız eser ve ödüller sığdıran Selim İleri, bir süredir okurlarını, kadim çevresini üzen bir rahatsızlık yaşıyor. Kitabın ilk satırlarında ‘Birkaç saat sonra olacaklar bana işaret vermedi’, diyen Burcu Aktaş, beyne pıhtı attığı gece Selim İleri’nin yanında olan ve hastaneye gidiş sürecine birebir tanıklık eden isim. İki ay süren hastane sürecinin ardından o iki ayı ve sonrasını, anlık bir olayla değişen hayatını yine en iyi bildiği şeyle yapıyor, yazıyla sorguluyor.

Düşüşten Sonra, bir iç dökümü; sayfalar boyu süren sohbet 72 yıllık hayatın dökümü sanki. Hastalık öncesini  sorgulayışı; dostlukları, kırdıkları, kırıldıkları, pişmanlıkları, çocukluk anıları hepsi akıp gidiyor.

Kitaptan:

 ‘’Düşünmeden pişmanlıklar gelip tokat attılar. Biri bitiyor, biri başlıyor. Hala da öyle. Tam uykuya dalarken veya uyanınca, televizyona bakarken.. Ama değiştiremiyor insan hiçbir şeyi.’’

‘’Bu hatıralar.. Bu hatıraların içindeki insanların dörtte üçü ölmüş. Ama dörtte biri yaşıyor. Onlara ulaşabilirim. Garip bir şey. O yaşanmışlıklar olmayacak onu idrak ediyorsun. Onlar yaşanmış. Yaşanmış olduğunu bilmene rağmen, yaşanmamış gibi. Duygularını biliyorsun ama elle tutabileceğin bir şey kalmamış yaşanmışlıktan.’’

‘’ Ölümü istemiyor insan. Düzeleceğini düşünüyor. Hayat ölüme koşullu..’’

O denli etkileyici, o denli derin bir performans izledim ki geçen hafta hayranlıkla sinema koltuğunda çakılı kaldım.

Diana’nın merak edilen üç günü.. İkonik bir sarayda tek başına bir misafir. Güçlü bir ailede varlığını kabul ettirmeye çalışan bir anne. Kraliyet tarihinde yeni bir sayfa açan prenses. Aşkının peşinde sürüklenen bir sevgili. Küresel bir figür, unutulmaz bir isim. Galler prensi Charles’ın ilk eşi, Prens William ve Prens Harry’nin annesi Galler Prensesi Diana ile karşılıklı oturup her şeyi yeniden konuşuyoruz. Bu kez, ‘Spencer’ adıyla yani tüm bu sıfatlarından bağımsız, tamamen kendisi olduğu anlara odaklanıyoruz. Aklınıza hemen tipik bir biyografi filmi gelmesin. Film Diana’nın hayatından üç güne odaklanıyor. Prens Charles’la olan evliliğini bitirme kararı aldığı bir Noel arifesinde geçen üç günün hikayesine.

Dünya prömiyerini 78. Venedik Film Festivali’nde yapan Spencer, nokta atışı karakterlere hayat vermesi, kimselere benzemeyen duruşuyla hep bir başka olan Kristen Stewart’ın oyunculuğuyla adından bolca söz ettirecektir hiç kuşkusuz. Aynı zamanda bir veda öyküsü olan filmin yönetmeni ise Pablo Larrain. Larrain, Neruda ve Jackie filmlerinde şair Pablo Neruda ve bir başka ikonik figür olan Jacqueline Kenned’yi de anlatmıştı. 

Hiç kuşkusuz hayatımıza yeni bir boyut açan dinleti türü Podcast. Bu yeni nesil dijital yayıncılığı özgür ve kişisel olduğu için seviyorum. Yeni keşiflerimden ‘Bu Mu Yani?’ ise iki çocukluk arkadaşı olan Oğulcan ve Zuhat’a ait. İkili 20’li yaşlarının sonunda kurumsal kariyerlerini bir kenara atarak yeni bir maceranın peşine düşüyor. Tek bir sorunun yanıtını dinleyenleriyle birlikte arıyor. Her hafta yeni bir konuya ‘Bu Mu Yani?’ dedikleri podcast serisiyle sade ve anlamlı bir hayat konusunda derin bir sohbete dalıyorlar. Siz etrafınızdaki sesleri bastıracak kadar sesi açın ve onlara katılın. Kulak verdiğinize değecek.

Dünyaca ünlü The Affair dizisinden uyarlanan ‘Saklı’ geçtiğimiz hafta 10 bölümüyle birden Blu Tv platformunda yerini aldı. ‘’Her hikayenin iki yanı vardır’’ fikrinden yola çıkan Saklı, neden aldattığımızı, ihanet derken neyi kastettiğimizi, neden erkeklerin can sıkkınlığından, kadınlarınsa yalnızlıktan dolayı aldattığını varsaydığımızı, ihanetin bir ilişkinin sonu anlamına mı geldiğini sorgulayan bir dizi.

Orijinal versiyonu Sarah Treem ve Hagai Levy tarafından yaratılan The Affair yayınlandığı 2014 – 2019 yılları arasında beş sezon boyunca ilgiyle izlenmişti. Orijinaline büyük ölçüde sadık kalan Saklı’da da kadın ve erkeğin gözünden ayrı ayrı bakarak evlilik dışı bir ilişkinin duygusal ve psikolojik etkilerini incelerken bir cinayet ve gizemi aydınlatmaya çalışıyor.

İhanet elbette bir ilişkiyi sarsan en temel ihlallerden biri. Buna rağmen yeteri kadar anlaşılamamış bir konu. Bu anlamda Saklı, hayatta bir kez olsun sevmiş herkesin bağ kurabileceği bir dizi. Zira ihtiyacımız olan ve en yapamadığımız şey açık iletişim. Göğüs kafesimizi sonuna kadar açıp ‘yaram burada’ diyebilme gücü. Bu sebeple çiftlerin bir arada izlemesini öneririm. Olayların bütününe bakabilmenin, yolculuğu dışarıdan da analiz edebilmenin iyileştirici gücüne inanıyorum.

Şimdi kahvenizi alın ve en sevdiğiniz koltuğa kurulun. Jay-Z ile Alicia Keys’in efsanevi düeti Empire State o Mind dinlemeniz tavsiyemdir.

Dünyanın karşı karşıya olduğu sorunları düşünmeye kısa bir ara verip Aralık ayının o kendine özgü hafifliğine kendinizi bırakın.

Hayal kurmaktan, her şeye rağmen üretmek ve umut etmekten vazgeçmediğimiz sürece hayat bize mucizeler sunmaya devam edecektir. Kültür ve sanatın her alanı bizi bu konuda beslemeye devam ediyor. Sağlıklı, özgür, umut dolu bir hafta ve bir Aralık ayı diliyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.