Her devlet için eğitimden sağlığa, ekonomiden sosyal politikalara, kültürden dış politikaya hemen her yönüyle temel teşkil eden bir kurumu vardır: Yüksek öğretim. Aslında buna eğitim demek belki daha uygun olur. Ancak iyi bir eğitim için öncelikle eğitimciye, öğretmene ihtiyaç vardır ki bu da yüksek öğretim demektir. Bununla beraber tavuk-yumurta ilişkisi burada da bulunmaktadır.
12 Eylül darbesi eseri olarak YÖK ve yasası önemli ölçüde halen yürürlüktedir. Bununla beraber darbe dönemi izlerinin büyük kısmı yok edilmiştir. Aynı yasanın hem Hakkari Üniversite’sine hem de uluslararası üne sahip bir üniversitemize uygulanmasının bazı sıkıntıları bulunmaktadır. Buna karşın Türkiye’nin bilimsel bakımdan en altta bulunan 50 üniversitesinin ABD’nin ilk yüz ünivesitesinden sonra gelen 500 üniversitesinden daha iyi olmasını da YÖK’e borçlu olduğumuzu hatırlatalım. Şırnak Üniversitesi’nde de YÖK şemsiyesi altında bir düzen, sistem, kurallar topluluğu ders, program, bölüm, öğretim üyesi standardı bulunmaktadır. Halbuki zikredilen gelişmiş ülkelerin dahi ilk 50 veya 100 üniversitesinden sonra böyle bir standart veya denetim bulunmamaktadır.
Yeni YÖK Kanunu hazırlanırken, herşeye sıfırdan başlama hatasına düşmememiz gerekmektedir. Zaten zaman içinde birçok darbe düzenlemeleri traşlanmış, hatalı maddeler ihtiyaçlar istikametinde gözden geçirilmiştir. Bugün yapılması gerekenler bilim ve teknoloji ile ülkenin ihtiyaçları istikametinde, her adımda bin kere düşünerek gerekli değişiklikleri ve düzenlemeleri yapmaktır. Bizim en büyük hatamız ki bu eğitimde olduğu gibi sağlıkta, belediyecilikte, maliyede de geçerlidir, sil baştan sistemi yeniden kurmaktır. Tıpkı aynı başkan döneminde kaldırımların üç defa yıkılıp yeniden yapılması gibi. Halbuki New York’ta 120 yıldır kullanılan kaldırımlar var, gerektiğinde tamirat yapılmış, ancak problemsiz olarak kullanılıyor. Tıpkı iki asırdan fazla süredir aynı anayasayı kullanmaları gibi.
Halbuki bizim kültürümüzde yer alan devlet-ebed-müddet’in bir anlamı da kurumlarda, uygulamada, sistemde, kurallarda sürekliliktir. Bu durum, sayılan hususların hiçbir şekilde değişmemesi demek değildir. Zamanla şartlara göre elbette kurumlar da kurallar da değişecektir. Ancak değişiklik, mevcut durumu kavramadan, uzmanlarıyla istişare etmeden, konuyu birinci derecede ilgilendiren yetkililerle tartışmadan bir anda verilen kararla yapılmamalıdır. Harçların kaldırılmasında olduğu gibi. Üniversite kampüsleri son model süper lüks öğrenci arabalarıyla dopdolu. Bu tür öğrencilerden çok daha fazla öğrenim ücreti almanın birçok yolu vardır. Öte yandan öğrenim harcını ödeyemediğinden ağlayarak okulu terketek zorunda kalan niceleri.
Burada asıl üzerinde durmak istediğim husus Fen-Edebiyata Fakülteleri’nin durumudur. Ülkemizde üniversitenin anası durumundaki Darülfünun yani fenler evi tarihe karışmak üzeredir. Birbuçuk asra yakın kurumlaşma bütün birimleriyle hesapsızca yok edilmektedir. Fizik ve Kimya bölümleri peyderpey kapatılmaktadır. Çünkü bura mezunlarına öğretmenlik yolu kapatılmıştır. Çünkü bu bölüm mezunlarının pedagojik formasyonu yoktur. Çünkü bu bölümde daha önce mevcut formasyon dersleri kaldırılmıştır. Benzer durum Güzel Sanatlar Fakültesi, Beden Eğitimi, Konservatuar ve İlahiyat Fakülteleri için de geçerlidir.
Eğitim ve pedagojik formasyon alanındaki en tecrübeli ve yerleşmiş kadrolara sahip olan Fen-Edebiyat fakültelerinin pedagojik dersleri kaldırıldı ve bu dersleri almadığından mezunlara öğretmenlik yolu kapatıldı. Ancak karikatör konusu olabilecek bir uygulama.
Günümüzde onlarca Eğitim Fakültesi bulunmakta, zaten bu alanda ihtiyaç yok denebilir. Ancak Eğitim Fakülteleri daha dünkü kurumlardır. Bunların da gelişmesi devam edecektir. Yapılması gereken ülkenin ihtiyacına göre bölümlerin öğrenci kontenjanlarını makul seviyeye indirmek, batılı hatta doğulu üniveristelerde olduğu gibi 20-30 kişilik sınıflarda gerçek bir üniversiteli gibi ders yapar hale gelmektir. Bu durumda adı geçen bütün fakülte mezunları rekabet içinde en iyi şekilde yetişerek mevcut kadroları paylaşacaklar, fenlerin ve bilimlerin önü kapatılmayacaktır.
Öte yandan yüzbinleri aşkın ihtiyacın olduğu hemşirelik, sağlık görevlileri, teknik konular, sınıf öğretmenliği gibi alanlarda en azından 10 yıl içinde kesin çözüme gidecek plan ve programları hazırlanmalıdır. YÖK’ün böyle bir görevi de olmalıdır.
Uluslararası İlişkiler mezunları arasında piyasanın ihtiyaç duyduğu Arapça, Rusça, İspanyolca, Portekizce, Çince, Japonca ve diğer dilleri bilen elemanların bulunmaması sorununu da ancak YÖK çözebilir. Bunun için ilgili bakanlıklarla işbirliği halinde uzun vadeli programlar yapılmalıdır. Bölüm başkanı veya dekanın değişmesiyle çöpe atılacak gayretler, bu konuda yetersiz kalmaktadır. Hatta uzun vadeli programlar konusunda muhalefet ve toplumun farklı kesimlerinin de mutabakatı alınmalı, belirli bir tartışma ve istişare süreciyle olgunlaşarak uygulamaya geçilmelidir. Bir önceki yönetimin yanlış kuralları veya sistemi kesinlikle belirli bir istişare ve değerlendirme sürecinden sonra değiştirilmelidir. Tıpkı vücuda batmış olan çivi çıkarılmadan önce birçok hayati tedbirlerin alınması gerektiği gibi.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.