Gazi elinde dürbün, bulunduğu tepeden Sincanlı yönüne doğru bakıyordu.

Uzaklarda yoğun dumanlar öbek öbek yükseliyordu. İlerleyen, taarruza kalkan alaylar, sanki Anadolu efsanelerinin birinden çıkmış, tarih denilen o sahnede oyunlarını olağanüstü bir yetenekle oynuyorlardı. İnsan haykırışları; kesif tüfek sesleri, arada bir kükreyen toplar, ölüm anında hançereden çıkan çığlıklar…

Ve tepeden aşağıya doğru inildikçe, güneşe doğru yönünü dönmüş bozkır çiçekleri…

Çiçek umut ve gelecek demektir. Zaten bütün yürekler, bir çiçek gibi açarak, geleceğe uçmak istemiyor muydu? 

Emperyalizm Anadolu topraklarında en kanlı oyununu sahneye koymuş, bir ulusu tarihten silmek için ölüm kusan silahlarını, kendine uşaklık eden orduları buralara göndermişti. Türkler, bu topraklarda namus borçlarını ödemek için Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında kenetlenmiş, bağımsızlığı elde etme uğruna öleceklerine yemin etmişlerdi. 

Top gülleleriyle havaya kalkan toprak yığınları, sağa sola fırlayan şarapneller; tek tük de olsa tepeleri aşıp süzülüp gelen tayyareler... Atılan naralar, arada bir kulağa çarpan subayların “hücum” emirleri… Güneşin altında parıldayıp sönen süngüler, tepelerin eteklerinde ya da siperlerin içinde bir uzanıp, bir geriye çekilen başlar üzerinde ay yıldızlı serpuşlar… Sanki yer küre kükrüyor; üzerindeki günahlardan arınmak istiyor gibiydi. Gazi’nin mavi bir bulutu andıran gözleri, arada bir Çiğiltepe’ye doğru gidip geliyordu. Oralarda bir gariplik vardı: Sincanlı Ovası’na uzanan kıvrımların ortasında, bir kilit taşı gibi duran bu tepenin o ana kadar alınması gerekiyordu. İlk saldırının şokunu atmış olan Yunan Başkomutanı Trikopis, tepenin önemini kavradığı için, o bölgeye taze kuvvetler göndermişti. 

Alay komutanı Miralay (Albay) Reşat Bey’di… Kendisine bağlı kuvvetlerle Çiğiltepe’yi sarmıştı. Aynı anda değişik cephelerde yoğun çatışmalar oluyor, Türk süvarileri düşmanın ikmal yollarını kesmek için düşman gerisine sızmak için at koşturuyorlardı. O anlarda Çiğiltepe’de Miralay Reşat Bey’e bağlı birlikler yoğun ateş gücüyle tepeye saldırıyor, ölümün üzerine gider gibi hücuma kalkıyorlardı. Ancak karşıdan o denli yoğun ateş ediliyordu ki bir türlü direniş kırılamıyordu. 

26 Ağustos, yerini 27 Ağustos'a bıraktı. Gece gündüze döndü. Çiğiltepe hala direniyordu. Elinde dürbünüyle bir türlü düşmeyen Çiğiltepe’ye gözlerini dikmiş Gazi sabırsızdı… Geçen dakikalar, uygulamaya konulmuş taarruz planının öteki boyutlarını etkileyecek diye kaygılanıyordu. Gerçekten de Çiğiltepe ele geçirilemediği için, öteki birliklerin bazıları bulundukları yerden, bir sonraki hedefe yönelemiyorlardı. 

Gazi daha fazla duramadı; hışımla telefona sarıldı: 

Reşat Bey karşısındaydı.

-“Reşat Bey” dedi Gazi. 

-“Çiğiltepe’nin şu ana dek ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu gecikme genel harekâtı etkiliyor. Ne zaman tepeyi alacaksınız? 

Reşat Bey bu soru karşısında sarsıldı. Kendisi yüzünden, bir ulusun bütün bir kaderini bağladığı büyük taarruzun olumsuz etkilenmesi ha? 

Heyecanla karşılık verdi:

-“Paşam, tepe yarım saat sonra elimizde olacak!” 

Telefonun öteki yanından Gazi’nin sesi duyuldu.

-“Pekâlâ! Bekliyorum…” 

Artık Reşat Bey’e bağlı kuvvetler yağmur gibi üzerlerine yağan kurşunlara karşı göğüslerini siper etmiş, hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Bir asker ölüyor; derhal yerini başka biri alıyor; gencecik bedenler fidan gibi kutsal yurt toprağının bağrına düşüyorlardı.

Albay Reşat Bey, askerler arasında namusu, dürüstlüğü, korkusuzluğu ve bir parça da heyecanları ile tanınan ve saygı duyulan bir komutandı. Kaderi çoğu kez Gazi Mustafa Kemal Paşa ile onu değişik yerlerde yan yana getirmişti. Balkan Savaşları, derken Birinci Dünya Savaşı… Ardından Nemrut Mustafa Paşa Divanı’ndaki görevi… Anadolu direnişi başladığında bir anlık kararla Anadolu’ya, yurtsever cepheye koşuşu… Mustafa Kemal Paşa’nın onu heyecanla karşılayışı…

Gazi Çanakkale’de ve Doğu Cephesi’nde emrinde görev yapan Reşat Bey’in dirayetini ve onun ne denli sözünün eri bir kahraman olduğunu biliyordu… O cephelerdeki başarılarını görmüş ve Çiğiltepe gibi önemli bir mevziinin ele geçirilmesi görevini bilerek ona vermişti. 

Reşat Bey’in ise içi içini yiyordu. Gazi’nin karşısına çıkmak ve “başaramadım!” demek ha! Sorumluluk, ölümden bile ağır bir yüktü. Onca çaba sonuç vermedi. Ve bir süre sonra Gazi telefondaydı. 

-“Bana Reşat Bey’i verin!”

Soluk bir gölgenin üzerine düşmüş ateş gibi Gazi’nin sesi kulaklarındaydı: 

-“Reşat Bey, ne oldu? Neden hala tepe ele geçirilemedi? Saat 10.30 dediniz… Saat 10.45”

-“Paşam, düşman tümenlerini tepeye yığmış, direniyor. Az sonra alacağız”

Telefon kesildi. 

Ancak hayır! Onca özveriye, saldırıya, kana ve ölüme karşın tepe alınamıyordu. Mehmetçik şimdi daha ileri hatlara girebilmişti; ancak tepe inatla direniyordu.

Bir süre sonra telefon yine çaldı. Telefonu açan kişiye Gazi, Reşat Bey’in telefona gelmesi emrini verdi.

Karşıdaki ses, titreyerek yanıt veriyordu:

-“Paşam… Reşat Bey size bir not bıraktı ve intihar etti!” 

-“İntihar mı? Ne diyorsunuz siz?” 

Sanki telefonun ahizesine ölümün soğuk nefesi düşmüş ve Gazi donup kalmıştı. Boğazı düğümlenmiş, gözleri buğulanmıştı. Karşıdaki ses ise, Reşat Bey’in intihar etmeden önce yazdığı notu okuyordu.

-“Paşam! Size verdiğim sözü yerine getiremedim. Tepeyi ele geçiremedim. Askerlik şerefim lekelenmiştir. Bu lekeyle yaşayamam!” 

Aradan çok kısa bir zaman geçtikten sonra bu kez Çiğiltepe’den Gazi’nin karargahına gelen telefondaki ses şunları söylüyordu:

-“Paşa Hazretleri… Çiğiltepe alınmıştır. Düşman yüzlerce ölüsünü bırakmış ve Sincanlı Ovası’na doğru kaçmaktadır!”

Düşmanın Çiğiltepe’yi terk ederek, kaçmaya başladığı anda, Reşat Bey’in cansız bedeni üzerine basit örtü serilmişti. Gözleri gülümsüyordu. O, sağ şakağına tabancasını dayamış; bir anlık kararla tetiği çekivermişti. Kurşun sol kulağından çıkmış ve o an beynini paramparça etmişti… Sağ şakağına dayayıp çektiği silahın parçaladığı noktadan siyah bir kan hala süzülüyor, süzülen kanı bozkırın toprağı bağrına doğru emiyordu.

Ölüm, ne hazin; ne acıydı. Her ölümde bir gül solar gibiydi. Ancak o gül solarken, Kocatepe'den Uşak'a, Sincanlı'ya doğru kanla beslenen, o kanın temiz cevherinden nice umut çiçekleri güneşe doğru başlarını çeviriveriyorlardı..

Miralay Reşat Bey’in na’şı bir gün sonra Sandıklı’ya getirildi. Basit bir törenle burada defnedildi. Üzerinden harcamaya kıyamadığı maaşından bir miktar para çıkmıştı. Bekârdı. Cepheden cepheye koşmaktan evlenmeye zaman bulamamıştı. Yaşlı babası Büyükada’da yaşıyordu ve hastaydı. Parasızlık yüzünden evi ipotekli babasına maaşını göndererek, onu ipotekten kurtarmaya çalışıyordu. Defin parası babası için ayırdığı parasından karşılandı. Ve defin masrafları çıkarıldıktan sonra, kalan para, ölüm haberiyle birlikte hasta ve yaşlı babasına, Büyükada’ya gönderildi.

Yolunuz düşerse Çiğiltepe'ye uğrayın... Kulağınızı esen rüzgâra, arada bir kulağınıza çarpan çıtırtılara ve esinti halinde nereden geldiği pek belli olmayan, ne olduğunu bir türlü anlayamadığınız seslere; bazen bir sinek ya da arı vızıltısına; uzayıp giden zamanın ötesine verin... Gözlerinizi mavi gökyüzüne dikin… Top top bulutların ötesinde esinti halinde oynaşan gölgeleri görmeye çalışın.. İnanın tüfek sesleri, top gümbürtüleri, at nalları arasında Reşat Bey'in de sesini duyacaksınız... O sese şehitlerin gölgeleri eşlik edecek; kanla ıslanan toprakların kokusunu yüreğinizin en derinlerinde hissedeceksiniz...  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.