Anadolu toprakları Asya kıtasının en batısında bulunur. 

Anadolu'nun sınırları kuzeyde Karadeniz, güneyde Akdeniz, batıda Ege ve Marmara Denizi'ne kadardır. 

Doğu sınırları ise Osmanlı zamanında Fırat Nehri olarak kabul edilirken, 1941'de toplanan Birinci Türk Coğrafya Kongresinden sonra Türkiye'nin Asya'da kalan tüm kısmına Anadolu coğrafyası ismi verilmiştir.

Eskiçağ tarihlerinde “Küçük Asya” olarak adlandırılan Anadolu adı onuncu asra kadar devam etmiştir.

Helenistik çağda Anadolu’ya “Anadolos” denmiştir.

Osmanlılar döneminde Anadolu toprakları “Diyar-ı Rum”, “Memalik’i Rum”gibi adlarla anılmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman İmparatorluğun topraklarını “Rumeli” ve “Anadolu “olmak üzere, iki eyalete ayırmıştı.

Osmanlılar döneminde Anadolu eyaletinin ilk merkezi Ankara daha sonra Kütahya olmuştu.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Asya kesimindeki Türk topraklarının hepsine “Anadolu” adı verilmişti.

Anadolu’muzun Türklere ait bir yurt olduğunu ilk defa haçlı yazarlar belirtmişlerdir.

Anadolu'ya “Türkia” demişlerdi.

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu, Doğu ve Batı uygarlığı arasında bir köprü olmuştur.

Anadolu adının nereden geldiği ile ilgili belgeleri araştırdığımız zaman karşımıza şu türlü bilgiler çıkıyor:

Yüzyıllardır üzerinde yaşamaya devam ettiğimiz Anadolu topraklarının adı başkent Ankara'ya bağlı Kızılcahamam'ın Taşlıca Köyü'nde anlatılan bir efsaneye dayanıyor. 

Yüzyıllar öncesinden günümüze kadar aktarılan hikâyesiyle Kırmızı Ebe Efsanesi, sayısız insana ulaşmaya devam ediyor.

Çok eski zamanlarda üzerinde Bizanslıların hüküm sürdüğü bu toprakların Türkleşme süreci, Horasan Erenleri diye bilinen Derviş Gaziler tarafından gerçekleştirilmiştir. 

Anadolu'nun hemen hemen her bölgesine yayılan Derviş Gaziler Ankara'da da varlığını sürdürmüştür.

Ankara’ya bağlı Kızılcahamam Taşlıca Köyü'nün kurucularından olan Kırmızı Ebe ve oğlu Oruç Gazi, Türk mutasavvıfı Hacı Ahmet Yesevi'ye bağlı olarak Horasan'dan Ankara'ya gelmişlerdir. 

Taşlıca Köyüne yerleşen Kırmızı Ebe'nin kocası Bizanslılarla yapılan bir savaşta ölünce Kırmızı Ebe oğlu Oruç Gazi ile tek başına kalır.

Kırmızı Ebe'nin yaşadığı dönemde Anadolu'nun kuzeyine seferler düzenleyen Selçuklu Şehzadesi Alaaddin Keykubat, sefere gittiği vakit Taşlıca Köyünde askerleriyle birlikte mola verir. Rivayete göre, etrafta su kaynağı bulamayan şehzade ve askerler sırtında bakracıyla gelen Kırmızı Ebe ile karşılaşırlar. 

Kırmızı Ebe orada bulunan taşa ayran doldurarak askerlere ikramda bulunur fakat taşın içindeki ayran asla tükenmez.

Kırmızı Ebe ile aralarında geçen diyalog çok etkileyicidir ve Anadolu'nun ismi de inanışa göre bu efsaneden gelir:

Kırmızı Ebe: ''Doldurun yavrularım!''

Askerler: '' Ana dolu''

Kırmızı Ebe: ''Gene doldurun yiğitlerim''

Askerler: ''Dolu ana''

Kırmızı Ebe'nin kerameti Alaaddin Keykubat tarafından da duyulur ve Keykubat, Kırmızı Ebe ile yakından ilgilenmeye başlar. 

Kadının kendisinden bir isteği olup olmadığını soran Alaaddin Keykubat, aldığı cevap karşısında çok etkilenir: ''Sağlığını dilerim sultanım!''

Kırmızı Ebe konuşmanın devamında oğlu için yiyecek ve büyüdüğünde gaza yapması için hayır duası istemiştir. 

Bunun üzerine Alaaddin Keykubat, Taşlıca Köyü'nün bulunduğu araziyi Kırmızı Ebe ve oğluna vererek, onlardan vergi alınmamasını tembih eder.

Anadolu'nun zengin kültürel yapısını yansıtan yerlerden biri olan Taşlıca Köyünde Kırmızı Ebe'nin oğlu Oruç Gazi'nin de türbesi bulunmaktadır. 

Hoşça kalınız.