İstanbul'un bu yerleşik nüfusunun yanı sıra, bizim en önemli tarihi zenginliklerimizden olan Hıristiyan ahalinin de bu şehirde köklü bir geçmişi vardır…

Sur içerisinde yer alan İstanbul'un yerli nüfusu aslında Hıristiyan ahalidir. Yani Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Maronitler…

İstanbul'da yaşayan Türklerin ve Müslümanların kimliği, 560 yıldan bu yana mevcuttur.

60'lı yıllarda İstanbul'a gelenler, şehrin yaşam ve davranış tarzına uyum sağlayan kalitede insanlardı…

Özellikle 70'li yıllardan itibaren, İstanbul'un taşında, toprağında altın olduğunu sanan ahali; en sonunda taşı, toprağı işgal etti…

Bu güzel şehre gelen göç nüfusu, İstanbul'a uyum sağlayamadıkları için, İstanbul'u kendilerine uyarlamaya kalktılar!

Onların içinden gelen birçok çarıklı erkân-ı harp! Önemli kurumlarda söz sahibi oldu. Hacı Bekir lokumu ile lahmacun aynı masada sunuluyordu artık!

Gerçekte köylü köyünde, şehirli, şehirde gelenek ve görenekleri çerçevesinde geçen yaşam; bir zarafete sahiptir.

Hazırlıksız yer değiştirme (göç), daima bir davranış bozukluğu yaratmıştır. Dolayısı ile bu dönem ve sonrasına uzanan bu süreç, günümüz de dâhil olmak üzere, bu yaşam tarzını seçenlere daima bir uyum sorunu yaşatmıştır…

İstanbul'un varoşlarında yaşayanlar ve yaşananlar; köyünden kalkarak bu şehre gelenlerin, asırlardan beri yaşadıkları yerleşik gelenek ve görenekleri terk ederek, İstanbul'un o baş döndürücü cazibesine, ışıltılı ama aldatıcı, acımasız yaşantısına ayak uyduramadıkları için yaşanmaktadır!

Bu yaşam çabalarının çoğu da hüsranla sonuçlanmaktadır…

Zira içinde büyüdükleri o alışılmış yaşamlarını, aldatıcı ve sonu acılarla bitecek gösterişli ama içi boş yaşamlara tercih eden bu göç ahalisi! Ne yazık ki, İstanbul'a uyumsuzluklarının bedelini ağır bir biçimde ödemektedirler.

Büyük şehrin o gıcırdayan pahalı ekonomi dişleri arasına sıkışan insanlarımızın, hayatta kalabilmek için verdikleri yaşam mücadelesi ne yazık ki, karşılığını bulmamakta; tam tersine türlü eziklikler yaşayan bu insanlarımız; çevresindeki zengin yaşamlara ve bu yaşam içerisinde yaşayan insanlara öfke ve yaşam terörü sıçratmaktadırlar. Gün geçmemektedir ki, İstanbul sokaklarında cinayet, ölümlü kaza haberi olmasın…

Şehrin giderek artan nüfusu, yaşanan suç oranını da büyük ölçüde arttırmıştır.

İstanbul artık son nefesindedir!

'O her sengi (taşı) bin acem mülküne feda olan' bu aziz şehir; yavaş, yavaş tarih sahnesinden kaybolmakta ve bizzat içerisinde barındırdığı biz insanlar tarafından yok edilmektedir…

Onun içindir ki, her semtinde çocukluğumun, gençliğimin hatıraları olan bu dünya mirası güzel şehirde; hayatımın son dönemini geçirirken,

Her köşesinden tarih fışkıran İstanbul'umuzun acımasızca yok edilmesini, tarihi değerlerinin yavaş, yavaş nasıl yok edildiğini ve kentsel dönüşüm adı altında tanınmayacak hale getirilmesini gelecek kuşaklar mutlaka bilmeliydi.

Çünkü bizlere emanet edilen değerlerin neler olduğu bilinmez ise gelecek nesiller, geçmiş ile geleceği nasıl mukayese edeceklerdi?

Hayatımın neredeyse geride bıraktığım tüm yıllarını yaşadığım bu harikulade şehrin geçmişle, bugününü mukayese ederek, yok edilen onca değeri anlatabilmek o kadar zordu ki!

İşte bu nedenle içimde kopan fırtınaları, bu duyguları yansıtabilmek, tarihe bir not düşebilmek amacıyla yıllar sonra;

Kaybolan onca değeri anlatabilmek için hayatımın en güzel üç yaz tatilini geçirdiğim ama en çok da İstanbul'un o zengin kültür mirasını içinde barındıran 'Prens Adalarından' Heybeli Ada'da ki o güzellikleri; 30.10.2010 tarihinde kaleme aldığım, "Heybeli'de Yaşamıyor Artık O Dalgalar." İsimli manzum yazımla, dile getirmiştim. (Bk. www.atillacilingir.com)

Devamı yarın