‘’Vatan kimi zaman canımıza can katan, kimi zamansa; uğruna can verdiğimiz topraktır.’’ 

‘’Bir milletin, içinde yaşadığı sınırları belli toprak parçasına ‘’yurt-vatan’’ denir. Devlet egemenlik hakkını o sınırlar içinde kullanır. Her milletin üzerinde yaşadığı toprak parçası, onlar için topraktan öte, manevi ve kutsal bir değer taşır. Bu yüzden sınırları korunur, o toprak parçası için savaşlar göze alınır; o toprak parçası fertlerin canı pahasına elde tutulmaya çalışılır. Çünkü o toprak parçası, onların üzerinde özgür olarak yaşadıkları, kendi yasa ve kurallarına göre yaşamlarını sürdürdükleri, onlara ait toprak parçasıdır.’’ (Bk: Kim Bu Türkler-Hüseyin Adıgüzel - 2016)

Vatan: Bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yeryüzü parçasıdır. 

Adadır, ana karasıdır. O ana karanın üzerideki engin mavilikler, o yeryüzü parçasının karasularıdır. 

Vatan; bize kucak açan toprak anadır.

Vatan; her millet için özeldir, önemlidir.

Vatan; Bir insanın doğup büyüdüğü; bir milletin özgürce, egemen yaşadığı, barındığı, gerektiğinde uğrunda canını vereceği topraktır.

Şanlı tarihimizin son yarım asrına baktığımızda; Türkler için vatan kavramını en iyi anlatan gerçeği,  Kıbrıs Türk Halkının yaşadıklarına baktığımızda görürüz.

Türkiye’nin ön cephesini teşkil eden Kıbrıs adasında yaşayan soydaşlarımız; doğdukları, büyüdükleri, vatan belledikleri yer, bu ada parçası olmasına rağmen, yıllar boyunca burada ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler, Rumların insanlık dışı baskılarına maruz kalmışlar; ne yazık ki bugün de, böylesi bir ayıbın olumsuz etkilerini yaşamaya devam etmektedirler…

Kıbrıs Türk Halkı; 20 Temmuz 1974’de özgürce yaşam hakkına kavuşmasına, 1983 yılında kendi devletini, K.K.T.C’yi kurmalarına rağmen; hala o toprakların sahibi değillermiş gibi muamele görmekte, uluslararası camiada tanınmamaktadırlar!

Bu yalnızlığın, bu acımasızlığın, bu hukuk tanımazlığın tek bir nedeni vardır!

O da; Kıbrıs adasında gözü kulağı olan, türlü menfaatleri bulunan Hıristiyan âlemi temsilcilerinin/emperyalistlerin bu adada Türk Halkının egemenliğine, yaşam hakkına müsaade etmemeleri, Kıbrıs Türk’üne anasının ak sütü gibi helal olan K.K.T.C’nin uluslararası camiada tanınmasına engel olmalarıdır…

Pekiyi, bir zamanlar uğruna Yunanistan’la savaşmayı göze alan Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi ulusal çıkarlarını, orada yaşayan kardeşlerimizin yaşam hakkını görmezden mi gelecek, ata yadigârımız bu önemli adadan vaz mı geçecektir? Tabii ki hayır…

1950’li yıllardan bugüne devletimizi yönetenler, çözüm adına bir takım tavizlere evet demiş olsalar dahi, tarihin hiçbir döneminde böyle bir tercihin içinde olmamışlar, bundan sonra da olmayacakları kesindir.

Çünkü bu önemli ada parçasında bize ait büyük bir tarih, hukuki haklarımız, bu uzun döneme damgasını vuran nice kahramanlıklar, şehitlerimiz vardır.

İşte tam da bu noktada durup; sormak gerekir!                                       

Pekiyi, nedir bu Kıbrıs Türk’ünün çektiği?

Son Osmanlı Kıbrıs adasını terk ederken, adada boynu bükük kalan Kıbrıs Türk’ünün yüreğinde, adı ‘vatan sevdası’ olan öylesine büyük bir hasret bıraktı ki! Onlar asırlar boyunca, o sevdadan hiç vazgeçmediler. Tarihin her döneminde daima biz Türk’üz dediler. Gözleri hep Toroslara baktı… 

Biliyorlardı ki; Özgürlük Güneşi oradan doğacak, ilk pırıltılarıyla, Beşparmakları aydınlatacaktı. Ve öyle de oldu… 

Oradan doğan sadece özgürlük güneşi değildi.  Temeli nice yiğitlerin kanıyla, canıyla atılan yepyeni bir devletin doğuşu da gerçekleşti.  Adına; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dediler. 

Uğruna şehit olan nice yiğitlerin kefenine ‘Ay ile Yıldızı’ işlediler.’ Bu bizim öz varlığımızın göstergesi, bu topraklarda millet olmamızın simgesidir. İşte bu bizim bayrağımızdır dediler.  Vatanın dört bir yanını bayraklarla süslediler. Yetmedi; ‘’Beşparmaklara dağa, taşa kazıdılar. Gerekirse uğruna ölmek için yemin ettiler…’’ 

Kıbrıs adası stratejik önemi nedeniyle, adayı elinde bulunduran ülkeye, büyük avantajlar sağlamış, bu nedenle Akdeniz’de uluslararası sularda, orta doğunun petrol yataklarında v.d enerji kaynaklarında,  söz sahibi olmak isteyen ülkelerin gözü kulağı daima Kıbrıs adasında olmuştur. Özelliklede son dönemde ada çevresinde tespit edilen zengin doğalgaz yatakları nedeniyle…

Osmanlı İmparatorluğu döneminde de; bu önemli ulaşım yolu (ünlü ipek yolu) Osmanlının egemenlik sınırları içerisine, kontrolüne alınması için ada fetih edilmiştir. Üç asır boyunca Osmanlı hükümranlığında kalan adada; ne Rumlar, ne de diğer azınlıklar, hiçbir konuda baskı görmemiş, asimile edilmemiştir. Tam tersine adada Rumlar da dâhil tüm azınlıkların hakkı, hukuku daima en üst seviyede korunmuş, adaletli bir muamele görmüşlerdir.

Ancak, birinci dünya savaşından sonra, İngilizlerin adaya tarafından tek taraflı olarak el koymasını takiben, ada tarihinin son 65 yılına baktığımızda, Kıbrıs’ta çok farklı bir süreç yaşanmıştır. 

Bu sürecin adı; ‘’Türk’ün Kıbrıs adasındaki tüm kazanımlarının, varlığının yok edilmesidir!’’ 

İşte Kıbrıs Türk’ünün yaşadıkları tüm acılar, mağduriyetler bu süreçle birlikte başlamıştır. Özellikle 1955-1974 yılları arasında Rumların pek çok zulmüne maruz kalmışlar, sanki o toprakların sahibi değillermiş gibi adada yok sayılmışlardır. Topyekûn yok edilmek istenmişler, her türlü insanlık dışı muamelelerle karşılaşmışlar, evleri yakılmış yıkılmış, mal varlıklarına el konulmuş, defalarca göçe zorlanmışlar, yıllarca bozkırlarda ovalarda yaşamışlardır!  Kıbrıs’ta değil yaşamaları, nefes almaları dahi engellenmiştir!

Rumların yapmış oldukları bu insanlık ayıplarına özellikle dünyanın hak ve hukuk savunucuları sessiz kalırken!  Kıbrıs Türk’ü asla pes etmemiş; biz Türk’üz bu ada parçasında Türk olarak doğduk, Türk olarak yaşayacağız andına bağlı kalarak, o acılı yıllardaki mücadelelerini başarıyla sürdürmüşler, şanlı bir direniş sergilemişlerdir.

Bu onurlu mücadelelerinde yanlarında daima anavatan Türkiye’yi bulmuşlar, sadece Türk Milletine güvenmişler, bu uğurda nice şehitler vermişler ama asla Rum-Yunan ikilisine diz çökmemişlerdir.

20 Temmuz 1974 Kıbrıs Türk’ünün adadaki özgürlüğünün doğuş günü olmuştur. Sonunda kazanmışlardı, özgürdüler…  

Anavatan’ın gözbebeği Mehmetçiklerle, yıllar boyunca mevzilerde onları bekleyen Mücahitlerle birlikteydiler. Ellerinde ay yıldızlı bayraklar, gönüllerinde vatan sevdasıyla dolu duygular, özgürlüğe kavuşmanın zaferiyle yepyeni bir vatan yarattılar.

Ne de güzel başlamıştı o yıllarda her şey… 

Kavuşulan özgürce yaşamı, geleceğe olan güvenin inancını yansıtan o güzel günler… Hem özgürdüler hem de Anavatan Türkiye’nin yasal garantörlük hakkının koruması içerisindeydiler.

Hudut boylarında, vatanını koruyacağına dair yemin eden Mehmetçiğin, Mücahidin o gür, o korkusuz sesleri duyuluyordu artık…

Ve yıllar boyunca, Anavatanları Türkiye ne dediyse onu yaptılar! 

Onlar ada tarihi boyunca hem de o gazi toprakların Serdarlığını üstlendiler, hem de yüce Türk Ulusunun ayrılmaz bir parçası olduklarını savundular. Bu önemli niteliğin haklı gururunu yaşadılar, yaşamaya devam ediyorlar…

Yukarıda sıralamış olduğum gerçeklerde; Kıbrıs Türk’ünün adada özgürce yaşamının başladığı yıllardan bugüne değişen hiçbir şey yoktur. 

Değerli Okurlarım;

O günlerden bugünlere neredeyse yarım asır geçti. Bu süreçte dünyada pek çok şey değişti! Kimi ülkeler, kimi rejimler, kimi liderler, kimi görüşler… 

Pek tabiidir ki, Kıbrıs adasında da çok şeyler değişti! 

20 Temmuz 1974 de, yani Kıbrıs Türk Halkının özgürlüğüne kavuştuğu o yılda doğanlar, bugün 43 yaşında…

O Zafer gününü yaşatanların pek çoğu hayata veda etti! Hayatta olup da o zafer günlerini birlikte yaşadığımız kardeşlerimizin pek çoğunun görüşleri de değişti! 

Ama bu da normal değil mi? 

Kimilerine göre yaşadığımız zamanın gerekleri de değişti! Artık vatan, millet, bayrak, devlet kavramlarını savunanlara, statükocu deniyor! Çünkü özgürlüğün simgesi olan o özel nitelikler, kimilerine göre bir anlam ifade etmiyor! 

Her şey adada öylesine değişti ki! Gün geldi, bağımsızlık uğruna savaşan, evlatlarını bu uğurda feda eden Kıbrıs Türk Halkının Cumhurbaşkanı makamında oturan kişi bile; ‘’Egemenlik uğruna ölünecek Leyla değildir!’’ Diyerek, Kıbrıs Türk Halkının egemenlik hakkından vazgeçivermiş, ‘’Kıbrıslılık’’ tanımlamasıyla; tek egemenlik, tek devlet, tek millet olmaya evet demişti!

Dedim ya!  Ada da her şey çok değişti ama çok da gelişti! Demokrasinin, gelişmişliğin gereği olarak, eleştirilmeyen konu, tenkit edilmeyen kişi, olgu kalmadı artık! 

Ama Kıbrıs’ta değişmeyen tek bir şey kaldı!  O da; Kıbrıs Türk Halkının adadaki yaşam hakkının görmezden gelinmesidir!

1878 yılından beri bitmeyen acıları, Rum ambargoları, insanlık ayıpları, bu ayıpları yaşayan Kıbrıs Türk Halkının adada ki tarihsel, hukuksal kazanımlarının görmezden gelinmesi hiç değişmedi..!

Kıbrıs konusunun çözümü için müzakere masasına getirildiği 1968 yılından bugüne, her defasında Kıbrıs Türk’ü ödün verdi; ‘yetmedi daha vereceksin dediler!’ Ona hiç sormadılar!  Sen ne istiyorsun demediler! 

Daima kimi siyasilerin tercihlerini, emperyalist güçlerin menfaatlerine uyanlarına baktılar! Çözüm dediler ama çözüm için Rum tarafının menfaatlere odaklandılar! Her müzakere sürecine Rumların isteklerine göre yön verdiler! 

Onun içindir ki, Bir kez daha soruyorum:

Nedir Bu Kıbrıs Türk’ünün Çektiği? 

Asırlardan beri verilen bu mücadelede bugün geldikleri nokta nedir? Doğup büyüdükleri, vatan belledikleri o topraklarda, günümüzde de verilen yaşam kavgası neden yeterince ses getirmemekte, yanıt bulamamaktadır? Özellikle 2002 yılından beri Kıbrıs Türk Halkının üzerine oynanan oyunlara neden müsaade edilmektedir? 

Kıbrıs Milli Davamızda; Anavatan, Yavru vatan birlikteliğinin koparılamaz tarihi, kardeşlik bağlarını aşındırmak adına sergilenen/tezgâhlanan tehlikeli oyunlara, o kabul edilemez müzakere süreçlerine dikkat edilmelidir, müsaade edilmemelidir!

Çözüm adına masaya getirilen her dayatmaya, her tavize evet denilmemelidir. Zira Kıbrıs adasında menfaatleri olan devletler, Rum-Yunan ikilisi böylesine bir zafiyeti dört gözle beklemektedirler!

Bu kritik dönemde; Anavatan-Yavru Vatan birlikteliğinin güçlü bağlarının, tüm dünyaya gösterilmesi, K.K.T.C’nin uluslararası platformda tanıtılması/tanınması zamanı artık çoktan gelmiştir. Önemli olan böylesi bir iradeyi sergileyerek, bu gerçeği dünya kamuoyuna ilan etmektir. 

Unutulmasın ki!

43 yıl önce tarihin unutmaz hafızasına yazılan aşağıdaki gerçekler; hiçbir neden uğruna değişmeyecek, değiştirilemeyecektir:

’’O sabah portakal ve limon ağaçlarının çiçekleriyle bezenmiş bu topraklardan, bahar mevsiminin kokusu her yanımızı kaplamıştı. Günün son ışıkları ile kaybolan bu muhteşem tablo, yerini yasemin kokularıyla dolan Beşparmak dağlarının mor menekşe renkli görüntüsüne bırakıyor; gecenin çöken karanlığı, yıllar önce Kıbrıs’ta yaşanmış tarih sayfalarını geri getiriyordu sanki…

Hasretle, acıyla, kanla, kinle yaşanmış hayatlar, yok olup giden bedenler, hayaller…

İnsanoğlunun dünyamıza ektiği savaş tohumları bu coğrafyada varlığını her dönemde hissettirmiş, zaman kavramını her seferinde sil baştan yaparak; ülkelerin, insanların yaşam çizgileriyle adeta alay etmişti… 

Gerçek olan nedir? 

Zaman mı en adil yargıçtır? Yoksa insan mı? 

Sonuçta: İnsanoğlunun mantığı mı; yoksa tarihin mantığı mı galip gelecektir bu ada parçasında?

Kıbrıs adası var olduğu sürece, bugüne kadar her ne yaşanmışsa; gelecekte de aynen yaşanacak mıdır?

Çünkü bu küçücük ada parçasında, medeniyetlerin, dinlerin, milli güçlerin çatışması vardır; halen de yaşanmaktadır. 

Aslında insanlığın bir türlü kavrayamadığı gerçek, bugüne kadar yaşadığı, sebep olduğu savaşlardan; insanlık onurunun yok edilmesinden, yoksulluktan, açlıktan, kısacası kendi kendini yargılayamamasından doğan, alamadığı/ çıkaramadığı derslerdir!

Yine çok uzaklardan derinden derine bir ses geliyor: Anadolu’nun yanık sesine benzeyen bir ağıt sanki… 

Gittikçe kuvvetlenen bu tok ses, Beşparmaklardan esen rüzgârın sesiyle birleşerek, unutulan bir makamın, o makamın çoktandır söylenmeyen dizelerini hatırlatıyor bu Gazi Topraklara: 

‘’Mehmet’tir adım/Bilinir şanım/Helal olsun bu vatana kanım/ Sen hakkını helal et al bayrağım/ Bu can sana feda olsun vatanım.’’

Biz, Albay Karaoğlanoğlu/Biz, Üsteğmen Tombul/Biz, Er Çelik/Biz, Çavuş Ceylan/Biz, Yarbay Kuru/Biz, Mohaç’ız/Biz Malazgirt’iz/Biz, Çanakkale’yiz/Biz, Dumlupınar’ız/Biz, Sakarya’yız/Biz, Anadolu’yuz/Biz, KIBRIS’IZ/Biz Mücahit’iz/Biz, Mehmetçik’iz/Bizler, Milletin ta kendisiyiz…

Bizleri ümmetlikten kurtararak millet olmanın faziletine taşıyan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, ilke ve inkılaplarının, bu kutsal vatanın yılmaz bekçileriyiz.

İçimizden bazıları gaflet, delalet; hatta ihanet içinde bulunabilir! Ama bunun çaresi damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur…’’ (Bk. Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka, Atilla Çilingir-2006)

Onun içindir ki Türk Milleti en sıkışık olduğu dönemlerde çepeçevre düşman işgali altında dahi pes etmeden vatan bellediği topraklardan asla vazgeçmemiş, düşmanını yenilgiye uğratarak Ay Yıldızlı Al Bayrağımızın altında hür ve egemen yaşamanın onurunu yaşamaya devam etmiştir. 

Büyük Türk Ulusunun ayrılmaz bir parçası olan Kıbrıs Türk Halkı da; yaşanan bu kritik günlerden yüzünün akı ile çıkmasını başaracak kararlılıktadır, güçtedir. Kıbrıs adası, bu vatan parçası onlara anaların ak sütü gibi helaldir.

Ey Bayrak!

Uğruna veremediğimiz canı,

Bağrında yaşatmaya hakkımız yok.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Nesrin akçelik 2017-09-24 21:54:36

Kaleminize sağlık hocam