Osmanlı’nın batılılaşmayı amaç edindiği Lale Devrinden bu yana devam eden merkez-çevre, halk-aydın arasındaki ayrılıklar uçurum haline gelmiş ve her geçen gün bu uçurumlar daha da artarak günümüz Türkiye ve İslam dünyasının makûs talihiymiş gibi algılanmıştır. İnsanımızın bu karamsarlığı normal bir hayat tarzı gibi algılanmasına neden olmuştur.

Bazı yarı aydınların son dönemde düşünce ve eylemleriyle bağdaşmayan haller içerisine girerek günah çıkartırcasına halkla bütünleşme çabaları bir yandan  “Acaba işin içinde bir art niyet olmasın.” dedirtirken öte yandan halkın henüz bu tür yaklaşımlara sıcak bakmaması-güvensizliği ile akamete uğramaya mahkûm gibi görünmektedir.

Aydının halkın sorunlarını çözeceği ve bu tür girişimlerin halkla bütünleşme amacı taşıdığı yolundaki değerlendirmeler şimdiye kadar yaşanılan tecrübelerden hareketle insanın aklına birtakım art niyetlerin olup olmadığı konusunda endişeleri de beraberinde getirmektedir.

Üzerinde yaşadığımız ülke, milletimizin köklü geçmişi ve medeniyet temellerine rağmen benimsetilen değerler yeni batı medeniyeti çevresine katılma zorunlu girişimi insanımızı yönlendiren ve toplumu yeniden “inşa etme” görevini bihakkın gönüllü olarak üslenen oryantalistleşmiş aydınlara ve merkezi sistemin tutunmaya çalıştığı beynelmilel değerlere karşı ister istemez milletin bilinçaltında geri çekilme, aydına ve bu alanda politika üreten iktidarlara güvenmeme, yeniden düşünme zorunluluğunu ortaya koymuştur. 

Üzerinde yaşadığımız topraklar ve beslendiğimiz kültürün dokularından filizlenen ve bu  medeniyetin mayasını benimseyen insanların değer yargılarının dikkate alınmaması;  çevrenin merkeze ve merkezi oluşturan kesimlere karşı güvensizliğinin temel sebebini oluşturmaktadır. 

Cemiyetin hür iradesinin merkeze yansımaması, toplumun sosyal ve siyasi plandan dışlanması yüzyıllarca böyle süregelmesi; Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılından bu güne taşıdığı değerler nedeniyle merkeze karşı oluşan güvensizlik, cemiyet hayatında “Merkez fobisi.” diyebileceğimiz bir sorunun oluşmasına neden olmuş gibidir. 

Son elli yıldır merkeze karşı olumsuz yargının kırılmaya başladığını ancak yine de merkezin kontrolünde gelişen, yönlendirilen bu kırılma sebebiyle milletin düşüncesinin tam anlamıyla merkez-çevre bütünlüğünü sağlayamadığını görmek mümkündür. 

Cumhuriyet devrimlerinin üzerinden bu kadar yıl geçti. Bu süre zarfında Türkiye yapısal anlamda birçok değişim ve dönüşümler yaşadı. Söz konusu değişim ve dönüşüm hareketinin en dikkat çekici yanı cemiyet hayatında yeniden gelişme gösteren ve şehirli nüfusu da içine alan geleneksel-milli düşünen eğitimli insanın kendini yeniden tanımlama ve merkeze yönelme;  toplumsal taleplerini elde edebilmek amacıyla kendisine yüklenen  “cahil” yaftasından kurtularak çağdaşlığı ve kalkınmışlığı kendisine rehber edinmesi oldu.  

Yeni şehirli insanın arayış içerisinde kendini tanımlamada üst değer olarak benimsediği din ve milli kültürel değerlerinin yeniden keşfi yalnız ülkemiz insanı için değil Türk-İslam coğrafyasında, hatta tüm semavi dinlerde belirgin bir şekilde görülmektedir.

İslam dünyasında daha net olarak belirginleşen toplumun ve insanın kendisini yeniden inşası, insanların henüz  neyi kaybettiklerini tam olarak unutmadıkları, batılı seküler medeniyetin “Geleneksel milli değerler temeline dayalı medeniyeti.” tam olarak ele geçiremediği dinamik bir anlayışın var olduğunu söylemek mümkündür. Bu dinamikler hiç kuşku yok ki önümüzdeki dönemlerde daha bir belirginleşecek ve gündemimizi şimdi olduğundan daha fazla meşgul edecektir. Bunda Türk- İslam dünyasına dışarıdan gelen etkilerin, beynelmilel çıkar gruplarının bölge üzerindeki egemenlik düşüncelerinin de etkili olacağını söylemek mümkündür. Bu etkinin Türkiye’ye ne derecede yansıyacağı-yansıtılacağını zaman gösterecektir. Ancak merkezle çevrenin işbirliği ile ortaya konan ılımlı geçiş denemelerinin amacının bu geçişi zararsız ya da en az zararla atlatma çabalarının önceden düşünülmüş sonuçları olduğunu ortaya koymak pozitif bir yaklaşım olarak görülmelidir.  Çünkü Türkiye’de İslam ve inanç sahiplerinde görülen değişim diğer Müslüman toplumlarından daha belirgin ve daha sistemli görünmektedir. Eğitim ve toplumsal-kamusal hayatta kendilerine yer edinen milli ve dini referans kabul eden elit kesimlerinin önümüzdeki dönemde sistemle ne derece barışık yaşayacağı, Müslüman burjuvazinin sistemin nimetlerinden ne derece daha yararlanacağı, palazlanacağı merak konusudur.

Sistemle barışık, sistemin her türlü nimetlerinden faydalanma bir yönüyle sistemi zorluyor görünse de diğer yönüyle sistemin içine giren muhafazakâr çevrelerin sistemle uyum içinde yaşama arzu ve taleplerini ortaya koymaktadır. Ancak dikkat edilmesi gereken en önemli ayrıntı Türkiye’nin oluşturmuş olduğu yeni sistemle bazı koyu muhafazakâr çevrelerin zihinlerinde taşıdıkları sistem zaman zaman çatışma yaşayabilecektir. Sistem içinde yaşanan çatlak ve çatışmaların kaynağının daha çok sistem içine sokulmak istenen dış kaynaklı dayanaklarının dış kaynaklı olma ihtimali zaman içinde güçlenecektir.

Türkiye’de merkezi kontrol eden siyasi güç kendisini her ne kadar seçmenleriyle tanımlasa da zaman içerisinde merkezi sistem içinde kalmak zorunluluğunda olması gerektiğini görmekte ve bu minvalde hareket etmektedir. Budan daha doğal bir durum olamaz. Zira her sistem kendisini uzak geçmişi, bugünü ve yarını olarak değerlendirir. Türkiye’nin sistem olarak 95 yıllık bir Cumhuriyet geçmişi bulunsa da beş bin yıllık bir sistemin devamı olduğunun farkında olarak hareket etmek zorunluluğu şartlar gereği benimsenmektedir. 

Yaşanan gelişmeler Türkiye’yi geçmişin köklü sistemine yaşanan gelişmeler götürdüğü değerlendirildiğinde hangi iktidar, hangi ideoloji ve hangi siyasi parti iktidara gelirse gelsin sistemin devam ettiği, ettirildiği; iktidardan farklı beklentileri, tarihle, milletin değerleriyle bağdaşmayan bazı çevrelerin hayalleri ve sert ideolojilerinin zaman içinde sistemin birer parçası olduğu görülmüş ve görülecektir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.