Demokrasi, her şeyden önce farklı olanların eşit ve hür olarak bir arada yaşamasıdır. Bu da bir uzlaşma kültürünü gerektirir. Ne var ki, uzlaşmasız bir demokrasi aldatmacası içindeki bazı çevreler, Anayasa değişikliği gündeme geldiğinde, yeni bir anayasanın ancak ara rejimde yapılabileceğini bile söylediler. Bunu söyleyenler arasında akademik unvanlı hukukçular da vardı. Demokrasiye ara verip emir komuta altında yeni bir demokratik(!) anayasa yapmak…
“Aydınlar”ımız için bir yüzkarası olan o sözler, şükürler olsun ki medyadan ve sivil toplum kuruluşlarından gelen tepkiler üzerine terk edildi.
Şimdilerde Anayasa Mahkemesi tarafından önemli ölçüde kırpılmış olan Anayasa değişikliği metninin referandumu gündemde. Teklif; son haliyle de kadın, çocuk, memur ve genel olarak vatandaş hakları açısından oldukça olumlu yenilikler getiriyor. YAŞ kararlarını yargıya götürebilme hakkı ise, subay ve astsubaylar için de hukukî bir teminat niteliğinde. Kısacası hemen herkes için bir ferahlık söz konusu. Dendiği gibi cezaî bakımdan zaman aşımı söz konusu olsa bile, 12 Eylül darbecilerinin şu antidemokratik dokunulmazlığına son vermesi açısından da oldukça anlamlı bir metin. Sivil olması ise başlı başına demokratik özellik.
Bu referandum öncesinde görünen manzara, siyasî partilerde de önemli değişiklikler olduğudur. Bu değişikliklerin mimarları ise SP ve BBP. Bu iki parti genel başkanları hiçbir muhalefet kompleksine kapılmadan, taraftarlarını “Evet” oyu vermeye çağırdılar.
* * *
Şüphesiz ki “Hayır” oyu vermek de bir demokratik hak. “Hayır”cıların en ateşlisi ise MHP oldu. Niçin hayır? Bunun cevabını MHP Genel Başkanı’nın sözlerinde bile bulamıyoruz.
12 Eylül ihtilali herkese, belki de en fazla ülkücülere çok büyük haksızlılıklar yaptı. Bunu Sayın Bahçeli de çok iyi bilmektedir. Nitekim “Hayır” oyu kararını açıkladığı konuşmasında bu konuya da temas etmiş ve şöyle demiştir:
“Elbette ki 12 Eylül 1980’le hesaplaşacağız. Elbette ki yapılanları unutmayacağız. Çekilen çileleri hafızalarımızda taşıyacağız. Haklarımızı asla helal etmeyeceğiz. Bunlar bizim iki cihanda namusumuza emanettir ve bu emanete asla hıyanet etmeyeceğiz.”
Bahçeli bu sözlerden sonra 12 Eylül 1980’le nasıl hesaplaşacaklarını söylememiş ve konuyu kapatarak sözlerine şöyle devam etmiştir:
“Ama bizim unutmayacaklarımız sadece bunlar mıdır? Soracağımız hesaplar, yalnızca bu dönemden mi ibaret olmalıdır? Bizim mağduriyetlerimiz sadece bu döneme mi aittir?”
“Devrin şartlarında, en müşkül anlarda gösterdiğimiz fedakârlıkları bir gün bile hayırla hatırlamayanların oyuncağı mı olacağız?”
“Gencecik fidanlarımız toprağa verilirken, kim bu can verenler diye merak edip ardımızdan bir fatihayı bile esirgeyenlerin tuzağına mı düşeceğiz?”
Bu, “tuzağa düşmek” tabiri Bahçeli’nin çok sık kullandığı bir tabirdir. Öyle ki “gencecik fidan” arkadaşlarını toprağa veren, kendileri de ölmeyi göze alan o ülkücü neslin mensuplarını bile, daha önceki bir konuşmasında tuzak kurmakla suçlamıştı. “Biz, kendine eski ülkücü veya eski MHP’li diyerek, gittikleri yerin bir türlü yenisi olamayıp, itibarını bile hâlâ bu kutlu hareketin eskisi ve müsveddesi olmakla övünenlerin tuzaklarına düşemeyiz” demişti. Şunu belirtelim ki, “Müsvedde” hakaretini, eski dava arkadaşlarına karşı kullanması hiç de vefakârca olmamıştır.
Sayın Bahçeli, bu şekilde hakaretler etmeyi maalesef siyasî fikrini beğenmediği hemen herkese karşı yapmaktadır. “Anayasa, sicili bozuk, sabıkası kabarık, lekelenmiş zihniyetlerin değiştireceği bir metin değildir” cümlesi de Bahçeli’ye aittir. Konuşmasından birkaç cümle daha verelim:
“Bunlar neyin mücadelesini veriyorlar, ne yiyip ne içiyorlar, nasıl yaşıyorlar diye merak ederek Allah rızası için hatırımızı bile sormayanların figüranı mı olacağız?
“Hayır, yüreğinde millet sevgisi olan hiçbir arkadaşım buna kanmaz.”
“Yedi buçuk yıldır milliyetçi kadrolara her görevde, en az ihtilal hükümeti kadar kan kusturan bu alçaklara inanmaz.”
“Bunların yıllar sonra, neden bizim peşimize düştüklerini sorgular. Neden başka hiçbir konuda bizleri önemsemiyorken, konu sözde ihtilalle hesaplaşmaya gelince ülkücüleri sahaya sürmeye çalıştıklarını düşünür.”
* * *
Bugüne kadar “Eski ülkücü” sıfatını hiç kullanmadım. Şimdi kullanıyor ve Sayın Bahçeli’ye diyorum ki, hiç kimse biz eski ülkücüleri sahaya sürmüyor. Tam tersine biz, hiçbir menfaat beklemeden sahaya kendimiz çıkmaya çalışıyoruz. Ne yaparsınız memleket meselelerine bigâne kalamıyoruz.
Keşke Anayasa’ya “Evet” deme sebeplerimizden birine BBP gibi MHP de sahip çıksaydı. BBP, “Evet” demesinin sebebini Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun mahkemede yargılanması esnasındaki resmiyle açıkladı. Üstelik BBP Genel Başkanı Sayın Yaşar Topçu’nun sözlerinde, hiç kimseye karşı bir hakaret de yok. Topçu şöyle diyor:
“12 Eylül ile hesaplaşma düşüncesi artık sembolik bir anlam taşımaktadır. Sembolik bile olsa bu millet, 12 Eylül cuntası ve onun bu millete dayattığı vesayet anayasasıyla hesaplaşmalıdır. 12 Eylül’de yapılacak referanduma sivil bir anayasa çabası olarak yaklaşılmalı ve milletin 12 Eylül cuntasına sembolik cevabı olarak görülüp ‘evet’ denilmelidir.”
Ben de bu görüşteyim. Yazının ilk bölümünde belirttiğim gibi, referandumda “Evet” demem için Sayın Topçu’nun söylediklerinden çok çok fazla gerekçelerim var. Ama onların hiçbiri olmasaydı bile, sırf 12 Eylül’le “sembolik bir hesaplaşma” ve “sivil bir anayasa çabası” olması, “Evet” dememe yeterdi.